Cuma Yazıları / Fark Etmek…

Gecikmeli de olsa tüm inanaların cuması mübarek olsun.

Öykü sever misiniz? Ben çok severim, kısacık zamanda insanı farklı iklimlere, farklı hayat ve zamanlara götürüp getirir.  Yazı yazanlar bilir ki, yazmak ilham işidir, tıpkı şiir, resim vs. gibi. Bu günkü cuma yazım, bir gece yarısı beni yataktan kaldıran bir ilhamla oluştu. İnşallah beğenirsiniz.

O akşam karıştırdığı dergilerde ortak bir nokta fark etmişti kadın. Daha önce de benzer yazılar görmüştü. Yazarlar ağız birliği yapmışcasına anne babaların farkın dalıklarını sorguluyorlardı. Onları yeniden anne baba olmaya çağırıyorlardı adeta.

İçeriden seslenen çocuğun sesiyle irkildi! Hızlı adımlarla çocuğun yanına gitti. Belli ki anlatmak istediği bir şeyler vardı. Çocuk önce okulda duyduğu bazı kelimelerin ne anlama geldiğini sordu annesine. Arkadaşlarının konuşmalarından örnekler verdi. ”Ödevimi yaptım.” demek yerine ”Ödevimi yaptım ki!” dediklerini fark ettiğini anlattı. Annesine bozuk Türkçenin ne demek olduğunu sordu. Türkçe oyuncak değildi ki bozulsun. Kimi şeyleri kimsenin fark dahi etmediğine hayıflanarak dinledi çocuğu. İçinde bir kızgınlık hissetti, çocuğun istediği cevapları vererek odadan ayrıldı…

Okuldaki veli toplantısına geç kaldığını son anda fark edip hemen hazırlanıp evden çıktı. Yol boyu etrafından gelen sesler onu bir hayli rahatsız etmişti. Sokaktaki çocukların küfürlü konuşmaları kulaklarını tırmalıyordu adeta. İçinde kaçma hissi uyanmıştı…oradan çok uzaklara kaçmak

… Yola devam ederken çocukların ailelerini düşündü. Çocuklar bu hale gelene kadar hiç fark etmemişler miydi? Fark edip tedbir almamış, engel olmaya çalışmamışlar mıydı?Bu çocuklar bizim çocuklarımız, yarınımızın anne babalarıydı. Ahiret gününü düşündü, hesap vermeyi, elimizdeki emanetleri, dünü, bu günü, kendi çocukluğunu…

Beyni allak bullak okula vardı. Toplantı başlamıştı. Özür dileyerek kendine bir yer bulup oturdu. Konu okulda düzenlenecek bir gösteride çocukların giyecekleri elbiselerdi. Daha önce neler konuşulmuş anlamaya çalıştı. Sınıf öğretmeninin yumuşak huylu oluşundan, veliler arasında gerekli otoriteyi sağlamakta güçlük çektiğini fark etti. Öğretmen o sırada elinde tuttuğu bir şortu kız çocuğu annelerine gösteriyordu. Şortun ne kadar kısa olduğunu fark etti bir an. Hemen söz alıp itiraz etti, bu şortu kısa bulduğunu ve çocuğuna giydiremeyeceğini kesin bir dille belirtti. Öğretmenin elinde tuttuğu şort, yedi yaşında da olsa imanlı yetişen bir çocuk için, geleceğinde kimlere özenmesi, kimleri taklit etmesi gerektiğini anlatan bir sembol gibiydi. Hayır bunu kabul edemezdi. Yavrusunun fıtratındaki haya duygusunu böyle yırtıp atmak vicdansızlıktı!..

Sınıfta uğultudan başka anlaşılır bir ses duyulmuyordu. Herkes bir şeyler söylüyordu ama, iş bunu direk öğretmene anlatmaya gelince susup kalıyorlardı. Kız öğrencilerin annelerine tekrar tekrar fikirlerini sordu, istemiyorlarsa bunu açıkça ifade etmelerini söyledi kadın. Kalabalıktan düşüncesine bir ses, bir destek bekledi. Tüm ısrarlarına rağmen kimse yüksek sesle belirgin bir şey söylemedi, ama kendi aralarındaki fısıltılardan ne düşündükleri anlaşılıyordu. Her şeye rağmen kararında ısrarlıydı ve bunu öğretmene kabul ettirmişti. Suskun annelere inat şort fikrinden vazgeçilmişti. İnsanların otorite karşısında, benimsedikleri fikirleri, duygularını, inançlarını savunamadıklarını fark etti. Oradaki otorite öğretmendi ve kimse ona karşı fikir beyan edemiyordu. Çok kızdı! Allah insanı en güzel yaradılışla yarattığını buyurmuyor muydu Kur’an’ı kerimde. İnsan önce kendini değerini fark etmeli, rabbinin rızası doğrultusunda fikirlerini bu değere binaen savunmalıydı. Susmak ona çok kalleşçe gelmişti. Üstelik o susanların olayın akabinde, kendisinin itiraz ettiği doğrultuda pasif direnişlerini de fark etmişti. Demiri tavındayken dövmeyenlerin, kupkuru fısıldanışıydı bu…

O akşam eşi eve yine dolu bir zihin ve bilenmiş bir öfkeyle geldi. İş yerinde personele kibirle ve zalimce davranan iş arkadaşını öfkeyle anlattı adam. Ortada kurumsallaşmayı  beceremeyen bir firma ve buna her türlü yeniliğe kapalı zihniyetiyle engel olan bir iş arkadaşı vardı. Çünkü kurumsallaşması bu iş arkadaşının da ipliğinin pazara çıkması demekti. İşçi potansiyelinde olan birinin yönetime soyunması dengesizliğini ortadan kaldıracaktı aynı zamanda. Eşi yemeği tabağına koyduğunda adam hala evdeki sofranın başından çok uzaklardaydı. İş yerinde hiç kimseyi bu adam hakkında toplu olarak şikayete razı edemiyordu. İnsanların seslerini yükseltmeleri gereken yerde susarken, tuttukları takımları savunmak gibi gereksiz şeyler konusunda, ne kadar çok hararetli olduklarını fark etti. Neden artık insanlar bir haksılığa son vermek, bir güzelliği övmek gibi hayra değil de, akşam dizideki olayları tartışmak gibi boş şeylere yöneliyordu? Eşinin ona seslendiğini çok sonra fark etti…

O gece kadın başkalarına kıyasla ne çok şeyi fark ettiğini fark etti. Yeni nesil anne babaların evlatlarına verecek ahlaki değerlere sahip olmadıklarını, içinde duyduğu büyük bir acıyla fark etmişti. Çocukların bu kukla ana babaları parmaklarında oynattığını, evde düzeni sağlayamayan bu ebeveynlerin ise işi eve ”Süper Dadı” çağırmaya kadar vardırdığını fark etmişti…

İslami kesimdeki samimiyetsiz dava insanlarını ve onların para çarkı üzerine kurulmuş düzenlerini fark etmişti...

Şeytanın insana sağdan yaklaşmasının, din adına yaptırdığı dinden uzak ameller olduğunu fark etmişti…

Kendi de dahil tüm insanların daima kendi nefsini temize çıkarmaya çalıştığını fark etmişti... Fark ettikçe acı çekiyordu… İnsanların fark edemeyişine, fark etmekten kaçışlarına kızdı! Kendine de kızdı! Neden her şeyi böyle fark ediyordu ki? Herkes nasıl yaşıyorsa kendisi de öyle yaşasaydı ya. Çünkü fark etmişti ki, fark etmek, fark ettikçe acı çekmek demekti!..

Reklamlar

Püsküllü Pilav

Allah’ın selamı tüm dostların üzerine olsun. Bloğumu haddinden fazla ihmal ediyorum. Aslında ben Türkiye’ye geleli bir çok şeyi ihmal etmeye başladım. Bundan önceki yazıda hepimizin hastalandığından bahsetmiştim. Meğerse o hastalık benim geçireceğim daha ciddi sağlık problemlerinin başlangıcıymış. Ama çok şükür atlattım ve eski sağlığıma kavuştum.

Bu gün yöresel bir tarif paylaşmak istiyorum. Taze fasulye ve bulgurla hazırlanan bu pilavın adı püsküllü pilav. Taze fasulyenin yanına pilav pişirme zahmetinden kurtaran bir yemek. Pilav piştikten sonra üzerine tereyağıyla sarımsak kavrulup dökülüyor ve lezzetine lezzet katıyor.

Malzemeler:

  • Yarım kg. Teze fasulye ( Bu mevsim buzlukları boşaltma zamanı, donmuş olarak da kullanabilirsiniz.)
  • 2 bardak pilavlık bulgur
  • Bir tane kuru soğan
  • 2 tane domates
  • 1 tatlı kaşığı domates salçası (ben karışık salça kullandım)
  • 2,5 bardak su
  • Tereyağı, zeytinyağı ve sıvı yağ karışımı
  • 2 diş sarımsak
  • Karabiber, tuz

Yapılışı:

  • Düdüklü tencerede sıvı yağlar ile yemeklik doğranmış soğanları kavurun.
  • Bulguru soğanların üzerine atıp 1-2 dak. kavurun.
  • Doğranmış domatesleri de ilave ederek kavurmaya devam edin.
  • Üzerine fasulye, baharatlar ve 2,5 bardak suyu koyarak düdüklü tencerenizin ayarına göre buharı çıkıp kilitlenince ocağın altını kısın. Kısık ateş de 6 dakika bekletip ocaktan alın.
  • 20 dak. tencerenin ağzını açmadan bekletin.
  • Bu arada tereyağında kavurup ocaktan aldıktan sonra kıyılmış sarımsakları yağa ilave edin.
  • Bekleme süresi dolan tencerenizin kapağını açıp sarımsaklı tereyağını pilava ilave edip karıştırın.
  • Yanında ayran ve turşuyla hatta mevsimi gelmişken otlarla servis yapın.