Cuma Yazıları / 1 Nisan Şakası Nedir?

  Hayırlı cumalar dostlar…

 15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu İspanya daki Endülüs müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir. En sonunda 31 Mart gecesi kalenin önüne giderek bir elinde Kur an bir elinde İncil:

   “Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım.” der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler. Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir. Bunun üzerine         Müslümanlar:

    “Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz.” dediklerinde Haçlı ordusu komutanı:

    “Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur diye cevap verir ve BÜTÜN MÜSLÜMANLAR ORADA ŞEHİT EDİLİR. İşte o gün bugündür 1 Nisan Hristiyanlar arasında Hile Günü olarak kutlanmaktadır. Maalesef halkımız arasında da yaygınlaşmış, yüzlerce, binlerce Müslümanın katliam günü olan 1 Nisan lar, bir şaka günü olarak kutlanmaktadır. Nereden geldiğini bilelim. Bilelim de ona göre kutlayalım.. (ispanya asırlar boyu müslümanların hakimiyetinde kalmıştır)

Reklamlar

Tavuklu Çökertme Kebabı

Bedenen yorgun olsam da dışarıdaki hava zihnime ve ruhuma başka bir huzur ve sevinç veriyor. Birkaç hafta önce kayın validem ve kayın pederim Türkiye’den geldiler ve bir süre de bizde kaldıklarından yeni tarifler ekleyemedim. İnşallah bundan sonra düzenli olarak devam edeceğim.

Bu güzel gün de nefis bir Bodrum yemeğiyle burada tam karşınızdayım.:) Yemeğimiz: “Çökertmeden çıktım da Halil’im.” değil tabi Bodrum’lu olanlar anlamıştır çökerteme kebabı. Bazen espirikli biri olduğumu düşünüyorum, öyle miyim neyim.:) Dışarıda güneş var ya mutlu olduk, siz anladınız durumu…

Çökertme kebabının aslı kırmızı etle yapılıyor. Yöresel yemek tarifleri verirken aslını bozmamak adına epey araştırma yaparım. Çökertme kebabını da araştırdım ve aslı et le yapılsa da tavukla hazırlandığı tariflere de rastladım. Tavuklu tarif Bodrum da da yapılır mı, yoksa hanımların kendi geliştirdikleri tarif mi bilmiyorum, bilen varsa düzeltmeye açığım.

Kısacası kızarmış patatesin, tavuğun ve yoğurdun uyumunu damak tadına düşkün olanlar tahmin edebilir. Yöresel yemeklere düşkün biri olarak bu güzel yemek nasıl gözümden kaçmış anlamadım. Bundan sonra daha sık yapacağım inşallah.

Not: Kırmızı etle hazırlanırken terbiyesine rendelenmiş soğan da katılıyor.

Malzemeler:

  • 350-400 gr uzun şeritler halinde veya istediğiniz gibi doğranmış tavuk eti
  • 4 tane patates
  • 1 çorba kasesi sarımsaklı yoğurt
  • Sıvı yağ
  • Yarım bardak süt
  • Karabiber, kimyon, tuz, pul biber

Yapılışı:

  • Tavuk etini etini süt, iki kaşık sıvı yağ, ve baharatlarla karıştırıp mümkünse bir gün önceden terbiyede bırakın. Vaktiniz yoksa bir iki saat de olur.
  • Terbiye de beklemiş eti tavaya koyup bir iki kaşık yağ ilavesiyle kızarmaya bırakın.
  • Diğer tarafta patatesleri iri rendeyle rendeleyip bol yağda kızartın. Bu tür kızartma istemiyorsanız, çubuk doğrayarak da kızartabilirsiniz.
  • Kızaran patatesleri servis tabaklarına alıp üzerine sarımsaklı yoğurdu yayın.
  • Pişen tavuk parçalarını da yoğurdun üzerine dizdikten sonra pul biberle süsleyip sıcak servis yapın.

Özellikle çocuklar çok seviyor.

Cuma Yazıları / Şeyh Edebali Hz.’den Öğütler..

 Allah”in selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun… Tüm takipçi ve dostların cuması mübarek olsun.

Şeyh Edabali’ Hz.’nin öğütleri o kadar hoşuma gitti ki, mutlaka paylaşmalıyım diye düşündüm. Eminim ki, içiniz de uyugun olmyan dostluklar yüzünden çok üzülen olmuştur. Mübarek nasılda güzel anlatmış, hep aklımada kalacak ve dost edinirken bu sözleri hatırımda tutacağım…

Cahil ile dost olma: İlim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün..!

Saygısızla dost olma: Usul bilmez, adap bilmez, sinir bilmez; üzülürsün..!

Aç gözlü ile dost olma: İkram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez; üzülürsün..!

Görgüsüzle dost olma: Yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün..!

Kibirliyle dost olma: Hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez; üzülürsün..!

Ukalayla dost olma: Çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur; üzülürsün..!

Namertle dost olma: Mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez; üzülürsün.! 

İlim bil, irfan bil, söz bil.

İkram bil, kural bil, doyum bil.

Usul bil, adap bil, sinir bil.

Yol bil, yordam bil.

Hal bil, ahval bil, gönül bil.

Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma.

Mert ol, yürekli ol.

Kimsenin umudunu kırma.

Sen seni bil; ömrünce bu yeter sana..!

Şeyh Edebali

İstiridye (Kayın) Mantarı Kavurması ve Bulgur Pilavı

Allah’ın selamı ona kul olanların üzerine olsun… Arayı epey açtım ama sorun bakalım niye yaptım.:) Hafta sonu yatılı misafirlerim vardı, sonrası biraz rahatsızlandım yani sorsanız da çok mühim bir durum yok. Bir ara nette “ Karımı öldürdüm ama sorun bakalım niye yaptım!” diye bir yazı dolanıyordu. O kadar gülmüştüm ki, o günden beri yeri geldikçe bu sözü kullanırım. Bir ara arama motorlarından araştırıp bulursanız eminim okumayan varsa çook gülünecek, bir yazı.

Bu gün, benim çoook sevdiğim nefis bir mantar yemeğini anlatacağım. Zaman zaman 7,99 eu ya çıkan fiyatına kızıp almak istemesem de en sık yaptığım mantar yemeği. Özellikle mantarı kavururken gelen kızarmış et kokusu sanki sofra da sizi bekleyen ziyafetten haber veriyor. Yemek dediysem öyle kelli felli uğraştırıcı bir yemek değil. Ben bu tür sade tadını beğendiğim malzemelere ekler yapmayı sevmiyorum, sadece tuz ve karabiberle lezzetini sabitliyorum, gerisi malzemenin kendi lezzeti.

Buralarda austernpilz olarak bilinen istiridye ya da diğer adıyla kayın mantarı. Tadının ete benzemesi en büyük özelliklerinden biri. Hatta o kadar ki işkembe çorbasında bile işkembe yerine kullanılıyor. Görüntü olarak da işkembe çorbasında ayırt etmemek pek mümkün değil zaten. Galeta ununa batırıp kızartanı da var, güveç yapanı da, hatta böreği bile yapılıyor. Ülkemizde bildiğim kadar Karadeniz’de doğal olarak yetişiyor ama kültür olarak da üretimi yapıldığından pazarlarda bulmakta zorlanmazsınız. Dedim ya er gibi bir çok değişik usul ve malzemeyle birlikte nefis yemekler hazırlayabilirsiniz.

 

Malzemeler:

  • 500 gr. istiridye (kayın) mantarı
  • 2-3 kaşık zeytinyağı
  • Tuz, karabiber

Yapılışı:

  • Geniş ve mümkünse yapışmayan bir tavaya yağını koyun ve ısınınca yıkanıp kuruladığınız ve istediğiniz büyüklükte doğradığınız mantarları tavaya koyun ve harlı ateş de güzelce kızartın.
  • En son baharatlarını atıp ocaktan alın. Bulgur pilavıyla sıcak servis yapın.

Bulgur pilavı için:

  • 1 bardak bulgur
  • 1 tatlı kaşığı karışık salça ( Koyu kıvamlı olmalı yoksa miktarı çoğaltın.)
  • Zeytinyağı ve tereyağı karışımı
  • Tuz, karabiber, pul biber

Yapılışı:

  • Yağı kızdırıp salçayı ve kokusu gelene kadar orta ateşte kavurun ve pul biberi katıp bir ki çevirin.
  • Üzerine 2 bardak su koyarak bir iki taşım kaynatın.
  • Yıkanmış bulguru ve baharatlarını katarak kaynara çıkınca altını iyice kısıp kapağını kapatın.
  • Bulgur suyunu çekince ocaktan alıp demlenmeye bırakın.

Cuma Yazları / Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Fransa Kralı Fransuva ya Mektubu

 Tüm dost ve takipçilerimin cuması mübarek olsun. Bir haftalık istek dışı bir aradan sonra yine buradayım… Geçtiğimiz cumartesi derin bir sevgi ve saygı beslediğim, yüzünü görmeden kalben hayranı olduğum büyük alim Tahir Büyükkörükçü Hoca rabbine yürüdü. “Alimin ölümü alemin ölümü.” sözü ne kadar doğru. Yüreğimde onunla birlikte birşeyler öldü sanki. İçimden sayfama yemek koymak bile  gelmedi. Rabbim mekanını cennet etsin ve biz sevenlerini de  onun şefatine nail etsin.

 Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbaycan’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım. Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Fransuva’sın.

Hükümdarların sığındığı kapıma elcinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz.

Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz.

Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah’ın istediği ne ise olur. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. Böyle biliniz.”

Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken ile 24 Şubat 1525’te Kuzey İtalya’da yaptığı savaşta yenik düşen Fransa Kralı Fransuva’nın yardım istemesi üzerine Kanunî Sultan Süleyman’ın gönderdiği meşhur Ferman’ın metnidir…

Cuma Yazıları / “Araplar Bizi Arkadan Vurmuş Mu?”

Hepimizin cuması mübarek olsun…

Ben oldum oluşu Arapları severim… belki  büyüdüğüm coğrafyadan yani Antep’ li olmamdan, belki sevip sevmeyeceklerimizin günlük hayat icinde  zihnimize işlenmesinden… Hiç sevmesem bile Efendimizin, sultanımızın, önderimizin ırkı olduğu için severim…

Allah  Yavuz Bahadıroğlu,  Kadir Mısıroğlu gibi aydın tarihçilerden razı olsun ki, onların sayesinde bir takımları gibi kökümüzden nefret edip dindaşlarımızla alakalı yalan yanlış inançlarımız olmuyor.

Hayır vurmadı! Buna rağmen Başöğretmenim Hikmet Bey sık sık şunu tekrarlardı: “Araplar ve diğer Müslümanlar, I. Dünya Savaşı’nda bizi sattı…”Sözlerini de şöyle bitirdi: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.”

Gerçek şu ki, Osmanlı’ya karşı toptan bir Arap ayaklanması yoktur. Sadece Mekke Şerifi Hüseyin’in önderliğinde (İngilizler ona Arap imparatorluğu sözü vermişlerdi), birkaç bedevi kabile ayaklanmış, tanınmış Arap kabilelerinin çoğu Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla Hilâfet’e bağlı kalmıştır. I. Dünya Savaşı’nda Mekke Şerifi Hüseyin “Arap imparatorluğu” vaad eden İngilizlerle anlaşmış Osmanlı’ya karşı isyan etmiş, bir bakıma arkadan vurmuştur.Ancak Şerif Hüseyin tüm Arapların temsilcisi değildir. O bir istisnadır.

              Mesela Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini “arkadan vuran” herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Osmanlı’ya sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.

      Araplara söylenenler ise bunun tam tersiydi: “Türkler sizi yüzyıllar boyu sömürdü” diyorlardı.

Hâlbuki ikisi de doğru değil: Ne Araplar Türkleri arkadan vurdu, ne Türkler Arapları sömürdü. Bu sadece bir İngiliz propagandasıydı. İngilizler petrol yataklarına hâkim olmak için hazırladıkları plânın gereği olarak Osmanlı Devleti’ni parçalamak istiyorlardı. Bunun için de Arapları ayaklandırmaları gerekiyordu. Şerif Hüseyin’i plânlarının piyonu olarak kullandılar.

          Sözün burasında bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum: Araplar arasında ayrılıkçı milliyetçiliği Müslüman Araplar değil, Hristiyan Araplar başlatmıştır.  Müslüman Arapların çoğu “Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı.” (Prof. Dr. Kemal Karpat).

Gerçek bu merkezde olmasına rağmen, Avrupa’nın büyük emperyalist ülkeleri, Papalık ve enternasyonal Siyonizm’in çabalarıyla etkili bir karalama kampanyası açıldı ve maalesef başarıya ulaştı. Araplar hafızamızda “hain” olarak, biz Arapların hafızasında “emperyalist” olarak damgalandık. Bu kara damga zamanla etkisini artırdı: İngiliz siyasetinin kendilerine “ikram” ettiği bölgelerde, kimi “kral”, kimi “emir”, kimi “sultan”, kimi de “başkan” unvanlarıyla hüküm süren diktatörlerle buna paralel olarak Türkiye’de hüküm süren “Şeflik rejimi”, kendi menfaatleri ekseninde Türk-Arap düşmanlığını körüklediler…

Sonunda iş Sayın Başbakan’ın yakındığı noktaya geldi: Kimi bilinçli, kimi bilinçsiz, köpeklerine “Arap” ismi veren Türkler türedi… “Ne Arab’ın yüzü ne Şam’ın şekeri”, “Arap saçı gibi karışık”, “Yalanım varsa Arap olayım”, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şeklindeki sözler de aynı düşüncenin mirasıdır. Daha da ileri gidilip Türk-Arap düşmanlığı karşılıklı olarak ders kitaplarına işlendi.

Yavuz Bahadıroğlu