Cuma Yazıları – KENDİ IRKINA İHANET EDENİN SONU BUDUR !

Cumamız mübarek olsun.

Bir Gün Yavuz Sultan Selim pazarın birini gezmeye karar verir ve saka kuşlarının satıldığı bir tezgaha yönelir.Bütün sakalar 1 altındır fakat bir tanesi ayrı bir kafes içinde ve 50 altındır.Yavuz Sultan Selim sorar:
-Bunlar 1 altın da bu neden 50 altın?
Satıcı:
-Hünkarım 50 altınlık olan ötüşüyle diğer saka kuşlarını kendine çeker ve yakalanmalarını sağlar.
Yavuz Sultan Selim 100 altını çıkarıp adama verir ve ver o kuşu bana der.Herkes şaşkınlık içinde napacak acaba koca padişah bi saka kuşunu diye düşünürken Yavuz Sultan Selim kuşun kafasını tuttuğu gibi gövdesinden ayırıverir ve der ki:
KENDİ IRKINA İHANET EDENİN SONU BUDUR !!!

Cuma Yazıları – Osmanlı Efendiliği

Cumamaiz mübarek olsun. Bakın neleri kaybetmişiz:

Osmanlı zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyafet ile pek çok zengin, hiç tanımadıkları mahallelerde ki bakkal, manav vs. dükkanlarına gider, onlardan Zimet Defterini çıkarmalarını isterdi.

Baştan, ortadan ve sondan rastgele sahifelerin toplamını yatırıp miktarını ödedikten sonra; “Bu borçları silin. Allah kabul etsin” der kendilerini tanıtmadan giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyip sildiren kişinin kim olduğunu bilmezdi..

Gizli verilen nafile sadakadan yetmiş kat daha sevap olduğunu bilen kişiler, yardımlarını gizli yapmaya gayret ederlerdi.

Cuma Yazıları – Osmanlı İnsanı Cahil miydi ?

İlkokula başlama yaşı meselesi çok tartışıldı. Hâlâ da tartışılıyor. İş bu noktada kalsa yine susacağım, çünkü eğitim meselesine vakıf pek çok uzman var ülkemizde. Fakat hem bu, hem de harf inkılâbı bahanesiyle Osmanlı’ya saldırılmaya kalkışılması ve Osmanlı’da yaygın eğitim olmadığı, zaten Osmanlı alfabesinin okuma-yazmayı zorlaştırdığı, dolayısıyla Osmanlı insanının cehalete mahkûm bulunduğu şeklinde yalan yanlış şeyler söylenmesi, hakikat namına ortaya çıkmayı gerektirdi.

Önce, “beş yaşında çocuk eğitimden ne anlar?” diyenlere bir hatırlatma yapayım: Osmanlı’da ilkokula başlama yaşı dört ilâ altıdır. Bu zamana kadar çocuk ruhen eğitime hazırlanır, okula başlama günü geldiğinde de merasimle evinden alınır, bütün öğrencilerle, velilerle birlikte şarkılar, marşlar eşliğinde okula gidilirdi… Buna “Âmin Alayı” denirdi.

İlkokul süresi dört yıldı. İlköğretim fakir çocuklara ücretsiz (artı iki öğün yemek, elbise ve cep harçlığı), varlıklı ailelerin çocuklarına ücretliydi. Genel bir eğitim programı elbette ki vardı, ama her okul istediği konulara ağırlık vermekte özgürdü. Kimi musikiye, kimi lisana, kimi sanata, kimi din bilgilerine ağırlık verir, okullar vakıflar tarafından açıldığı için müfredat, vakıf sahipleri tarafından belirlenirdi. Meselâ, bizim Feridun Bey olarak tanıdığımız edebiyatçımız Ahmed Feridun Paşa, vakfettiği “Muallim-hâne-i Sübyan”da (ilkokul) Türkçe, Arapça ve Farsça öğretilmesini şart koşmuştu.

Kabiliyetler ilkokullarda belirlenir, çocuklar buna göre eğitilirdi. Musikiye kabiliyeti olanlar musiki konusunda, hat sanatına yatkın olanlar hattatlığa yönlendirilir, ağırlıklı olarak bu derslerle ilgilenmesi sağlanırdı. Meşhur bestekârlarımız Hamamizade İsmail Dede Efendi ile Hacı Arif Bey böyle bir okulda keşfedilmiştir.

Çocuklar, bize telkin edildiği gibi “cahil adam”lar tarafından eğitilmez, iyi yetişmiş bilge hocalar tarafından yetiştirilirdi. Bunu ben söylemiyorum, Hellert söylüyor:

“İlkokul öğretmenleri umumiyetle iyi yetişmiştir. İstanbul, dünyanın bütün başkentlerinden daha fazla eğitim ve öğretim kurumlarına sahiptir.”

Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı Devleti’ni gezen Fransız gezginlerden Belon şöyle diyor:

“Her köyde mutlaka bir mektep vardır ve yalnız erkek çocuklar değil, kızlar da okumaktadır.”

17. yüzyıl ortalarında İstanbul’da 2.000 civarında, Amasya’da 200, Erzurum’da 110 sübyan mektebi (ilkokul) vardı. Bu sayıları şehirlerin o zamanki nüfusuna orantılarsanız, Osmanlı Devleti’ndeki okullaşmanın ne kadar yaygın olduğunu görürsünüz… O kadar ki, Türkiye Cumhuriyeti, okullaşma ve eğitimdeki çocuk sayısı bakımından Sultan II. Abdülhamid dönemine ancak 1950’lerde ulaşabilmiştir. Hal böyle iken, “Osmanlı insanı eğitimizdi, cahildi, okul yoktu, okur-yazar sayısı azdı” gibi ifadelerin, Cumhuriyet sonrasında başlatılan “kara propaganda”nın parçası olmaktan öte bir anlam ifade etmediği görülecektir. Zaten halkının ekseriyeti “cahil” olan bir milletin o kadar uzun süre zirvede kalması şöyle dursun, hatta yaşaması bile mümkün değildir.

Dünyanın ilk “Kamu Yönetimi Okulu” sayılan Enderun ile ilk “Yatılı Kız Mektebi” harem bir Osmanlı buluşudur (Abbasilerde, Emevilerde ve Selçuklularda da harem olmakla birlikte, bunlar mahiyet itibariyle Osmanlı hareminden farklıdır). Amerikalı uzman Leslie Peirce, harem hakkında arşiv belgelerine dayanarak on yılda hazırladığı doktora tezinde, “Hanedan ailesi üyeleri için harem bir ikametgâhtı, Sultan ailesinin hizmetkârları (cariyeler) için ise bir eğitim kurumu diye tarif olunabilir” diyor.

Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias’ın “Platon’un ‘İdealimdeki okul’ dediği okul Enderun’dur” derken, Lewis Terman (Stanford-Binet adlı zekâ testini bulan kişi), “Öğrencilerin zekâ seviyesini ölçmek için ilk defa test sistemi Enderun’da uygulanmıştır” diyor.

Malum: Yabancılar söyleyince “bilim”, biz söyleyince “övgü” oluyor.

YAVUZ BAHADIROĞLU

Cuma Yazıları / Osmanlı Devleti ile Ticaret Yapmanın İmtiyazı

Tüm inananların cuması mübarek olsun. Rabbim bizi cuma gününü hakkıyla ihya edenlerden eylesin.

 

Osmanlı Devleti’nin, kurmuş olduğu muhteşem devlet sistemini, tekke-medrese-kışla sacayağı üzerine sağlam bir şekilde oturtup, doğruluk ve adalet üzerine cihana ışık saçmıştır. Osmanlı tesirinin dört bir yanda hissedildiği bu günlerin birinde Hollanda Ticaret Odası’nda bir karar alınırken, oyların eşit çıkması halinde, ticaret odası başkanının karar

verebilmek için: “İçinizde Türklerle alış veriş eden var mı?” diye sorduğunu ve herhangi birinden “evet” cevabı alınca da onun oyunu iki oy yerine kabul edip kararı neticelendirilmiştir. Vay be diyesi geliyor insanın…

 

Kaynak

Yılanlıoğlu, İsmail Hakkı; Manevi Değerlerimiz ve yapılan Tahribat, Adak Yay., İst?1977, s. 41

Cuma Yazıları / Ölüm…

Tüm inananların cuması mübarek olsun.

İçinizde ölümü yaşan bir çoğunuz vardır. Gidenin arkasından hissedilen o gariplik ve çaresizlik hissini de bilirsiniz. Ben bunu belki 20 senedir hissedip çeşitli şiirlerle dile getirmişimdir ancak ilk kez bu şekilde gerçekten duygularıma tercüman satırlar yazdım. Merak atmeyin çok şükür etrafımda giden gelen yok. Bu çook eski bir sızının şimdiye uyarlanmış yansıması.
 
Ölüm

İnsanın farkına bile varmadığı acziyeti aslında gitmek. Kişi için önem taşıyan, paha biçilmeyen her şeyi, herkesi  bırakıp gitmek. Çekmecede duran çorapları, dolaptaki elbiseleri, yastığı, yorganı… Bir gün önce kullandığı diş fırçası, buzdolabında yarısı yenmiş bir çikolata, masanın üzerinde okunması zor birkaç karalama not…

Her şeyin,  ama her şeyin onun dokunmasına alışık halde öylece kalması… Bir varmış, bir yokmuş insan aslında. Hiç bitmeyecek sandığımız bir varlık gayyası içinde, hep elimizde olacak sandığımız elleriyle… Yahut kahredip kızgınlığımızı sayıp döktüğümüz halleriyle,  ama hep var olacağını sandığımız bir garip insan.

Başka seçeneği olmadan gider aslında. Parmağındaki yüzüğe bile sahip çıkamayışını anlatır. Vakti gelince kendi bedenine bile hükmetmekten aciz zavallı bir yolcu! “Benim!” dediği  şeylerin kiracısı… O meşhur iradesinin beş para bile etmediği bir yolcu.

Gitmek belki de ömür boyu yaptığı her şeyle çelişmektir. Çünkü doğumuyla başlayan serüven gideceğini unutturur insana. Tükenmez emeller besler…  Kendini dünyaya gömer… Gömdükçe unutur gitmeyi, unuttukça  unutulacağı  zannıyla aldanır!

Geride bıraktığının değersizliğini, önemsizliğini gidince anlar insan. Ölümün sessiz ama derin çentiğini alabildiğince hisseder geride kalan. Hayat elbisesinin meğerse ne kadar iğreti giyildiğini fark eder. Ona ait bir eşyayı tutarken, giderken bıraktığı parmak izlerine dokunmaya bile kıyamaz.

Ve anlar ki, insan dünyada bir izden ibaret. Vakti gelince ölüm silgisiyle tamamen silinecek bir izden ibaret…

Şükran Sargın

Cuma Yazıları / Fark Etmek…

Gecikmeli de olsa tüm inanaların cuması mübarek olsun.

Öykü sever misiniz? Ben çok severim, kısacık zamanda insanı farklı iklimlere, farklı hayat ve zamanlara götürüp getirir.  Yazı yazanlar bilir ki, yazmak ilham işidir, tıpkı şiir, resim vs. gibi. Bu günkü cuma yazım, bir gece yarısı beni yataktan kaldıran bir ilhamla oluştu. İnşallah beğenirsiniz.

O akşam karıştırdığı dergilerde ortak bir nokta fark etmişti kadın. Daha önce de benzer yazılar görmüştü. Yazarlar ağız birliği yapmışcasına anne babaların farkın dalıklarını sorguluyorlardı. Onları yeniden anne baba olmaya çağırıyorlardı adeta.

İçeriden seslenen çocuğun sesiyle irkildi! Hızlı adımlarla çocuğun yanına gitti. Belli ki anlatmak istediği bir şeyler vardı. Çocuk önce okulda duyduğu bazı kelimelerin ne anlama geldiğini sordu annesine. Arkadaşlarının konuşmalarından örnekler verdi. ”Ödevimi yaptım.” demek yerine ”Ödevimi yaptım ki!” dediklerini fark ettiğini anlattı. Annesine bozuk Türkçenin ne demek olduğunu sordu. Türkçe oyuncak değildi ki bozulsun. Kimi şeyleri kimsenin fark dahi etmediğine hayıflanarak dinledi çocuğu. İçinde bir kızgınlık hissetti, çocuğun istediği cevapları vererek odadan ayrıldı…

Okuldaki veli toplantısına geç kaldığını son anda fark edip hemen hazırlanıp evden çıktı. Yol boyu etrafından gelen sesler onu bir hayli rahatsız etmişti. Sokaktaki çocukların küfürlü konuşmaları kulaklarını tırmalıyordu adeta. İçinde kaçma hissi uyanmıştı…oradan çok uzaklara kaçmak

… Yola devam ederken çocukların ailelerini düşündü. Çocuklar bu hale gelene kadar hiç fark etmemişler miydi? Fark edip tedbir almamış, engel olmaya çalışmamışlar mıydı?Bu çocuklar bizim çocuklarımız, yarınımızın anne babalarıydı. Ahiret gününü düşündü, hesap vermeyi, elimizdeki emanetleri, dünü, bu günü, kendi çocukluğunu…

Beyni allak bullak okula vardı. Toplantı başlamıştı. Özür dileyerek kendine bir yer bulup oturdu. Konu okulda düzenlenecek bir gösteride çocukların giyecekleri elbiselerdi. Daha önce neler konuşulmuş anlamaya çalıştı. Sınıf öğretmeninin yumuşak huylu oluşundan, veliler arasında gerekli otoriteyi sağlamakta güçlük çektiğini fark etti. Öğretmen o sırada elinde tuttuğu bir şortu kız çocuğu annelerine gösteriyordu. Şortun ne kadar kısa olduğunu fark etti bir an. Hemen söz alıp itiraz etti, bu şortu kısa bulduğunu ve çocuğuna giydiremeyeceğini kesin bir dille belirtti. Öğretmenin elinde tuttuğu şort, yedi yaşında da olsa imanlı yetişen bir çocuk için, geleceğinde kimlere özenmesi, kimleri taklit etmesi gerektiğini anlatan bir sembol gibiydi. Hayır bunu kabul edemezdi. Yavrusunun fıtratındaki haya duygusunu böyle yırtıp atmak vicdansızlıktı!..

Sınıfta uğultudan başka anlaşılır bir ses duyulmuyordu. Herkes bir şeyler söylüyordu ama, iş bunu direk öğretmene anlatmaya gelince susup kalıyorlardı. Kız öğrencilerin annelerine tekrar tekrar fikirlerini sordu, istemiyorlarsa bunu açıkça ifade etmelerini söyledi kadın. Kalabalıktan düşüncesine bir ses, bir destek bekledi. Tüm ısrarlarına rağmen kimse yüksek sesle belirgin bir şey söylemedi, ama kendi aralarındaki fısıltılardan ne düşündükleri anlaşılıyordu. Her şeye rağmen kararında ısrarlıydı ve bunu öğretmene kabul ettirmişti. Suskun annelere inat şort fikrinden vazgeçilmişti. İnsanların otorite karşısında, benimsedikleri fikirleri, duygularını, inançlarını savunamadıklarını fark etti. Oradaki otorite öğretmendi ve kimse ona karşı fikir beyan edemiyordu. Çok kızdı! Allah insanı en güzel yaradılışla yarattığını buyurmuyor muydu Kur’an’ı kerimde. İnsan önce kendini değerini fark etmeli, rabbinin rızası doğrultusunda fikirlerini bu değere binaen savunmalıydı. Susmak ona çok kalleşçe gelmişti. Üstelik o susanların olayın akabinde, kendisinin itiraz ettiği doğrultuda pasif direnişlerini de fark etmişti. Demiri tavındayken dövmeyenlerin, kupkuru fısıldanışıydı bu…

O akşam eşi eve yine dolu bir zihin ve bilenmiş bir öfkeyle geldi. İş yerinde personele kibirle ve zalimce davranan iş arkadaşını öfkeyle anlattı adam. Ortada kurumsallaşmayı  beceremeyen bir firma ve buna her türlü yeniliğe kapalı zihniyetiyle engel olan bir iş arkadaşı vardı. Çünkü kurumsallaşması bu iş arkadaşının da ipliğinin pazara çıkması demekti. İşçi potansiyelinde olan birinin yönetime soyunması dengesizliğini ortadan kaldıracaktı aynı zamanda. Eşi yemeği tabağına koyduğunda adam hala evdeki sofranın başından çok uzaklardaydı. İş yerinde hiç kimseyi bu adam hakkında toplu olarak şikayete razı edemiyordu. İnsanların seslerini yükseltmeleri gereken yerde susarken, tuttukları takımları savunmak gibi gereksiz şeyler konusunda, ne kadar çok hararetli olduklarını fark etti. Neden artık insanlar bir haksılığa son vermek, bir güzelliği övmek gibi hayra değil de, akşam dizideki olayları tartışmak gibi boş şeylere yöneliyordu? Eşinin ona seslendiğini çok sonra fark etti…

O gece kadın başkalarına kıyasla ne çok şeyi fark ettiğini fark etti. Yeni nesil anne babaların evlatlarına verecek ahlaki değerlere sahip olmadıklarını, içinde duyduğu büyük bir acıyla fark etmişti. Çocukların bu kukla ana babaları parmaklarında oynattığını, evde düzeni sağlayamayan bu ebeveynlerin ise işi eve ”Süper Dadı” çağırmaya kadar vardırdığını fark etmişti…

İslami kesimdeki samimiyetsiz dava insanlarını ve onların para çarkı üzerine kurulmuş düzenlerini fark etmişti...

Şeytanın insana sağdan yaklaşmasının, din adına yaptırdığı dinden uzak ameller olduğunu fark etmişti…

Kendi de dahil tüm insanların daima kendi nefsini temize çıkarmaya çalıştığını fark etmişti... Fark ettikçe acı çekiyordu… İnsanların fark edemeyişine, fark etmekten kaçışlarına kızdı! Kendine de kızdı! Neden her şeyi böyle fark ediyordu ki? Herkes nasıl yaşıyorsa kendisi de öyle yaşasaydı ya. Çünkü fark etmişti ki, fark etmek, fark ettikçe acı çekmek demekti!..

Cuma Yazıları – Dertsiz İlaç

Hepimizin cuması mübarek olsun.

Harunürreşid Hintli, Bizanslı, Iraklı, Zenci dört tabibi bir araya getirdi. Tabiplere “Her biriniz,içinde bir hastalık bulunmayan bir ilaç ismini söylesin” dedi.

Hintli olan,

“Bana göre herhangi bir hastalık içermeyen ilaç kara helile meyvesidir.”

Bizanslı tabip,”Bana göre beyaz turp tohumudur.”

Iraklı tabip,

“Bana göre sıcak sudur” dedi.

Zenci tabip ise,

“Helile meyvesi mideyi burar. Beyaz turp tohumu mideyi inceltir. Sıcak suda mideye rehavet verir, bu da bir  hastalıktır”Tabipler kendisine,

“Peki sence hangi ilaç herhangi bir hastalık içermez?” dediler. O da şu cevabı verdi;

“Bu ilaç canınız çekmedikçe yemeğe oturmamak ve daha iştahın varken sofradan kalkmaktır.” Bu sözler üzerine diğer doktorlar hep birlikte,”Doğru söyledin!” dediler.

Cuma Yazıları/ İşaret…

Cumayı bayram bilen ümmetin cuması mübarek olsun.

Az önce Altınoluk dergisini okuyordum…Dergideki yazılardan biri beni çok etkiledi ve hemen aklıma cuma yazılarında paylaşmak geldi.  Yazının konusu, Ayşe Tuba Bakiler hanıma  e posta ile gelen bir dirilişin öyküsü. Dergiden Aynen alıntı yapıyorum:

Bir Avustralyalı üniversite talebesi İslam’a giriş hikayesini, kendi ağzından anlatıyor. Ateist olan genç önce Hristiyanlık sonra Yahudilik derken Hinduizm, Budizm vs. ve nihayet “terörist” olarak nitelendirdiği Müslümanların dinini araştırmaya koyuluyor. İlk karşılaşma ve diyalog Müslümanlara olan ön yargısını kırmaya yardımcı olur. Sorduğu sorulara hep kesin delillerle Kur’an’dan cevap bulur. Etkilenir. Kur’an’ı Kerim meali okumaya karar verir. Bir akşam odasına çekilip pencereyi açar, sessiz bir ortamda mum yakar ve sessiz bir ortamda ruhani bir şeyler beklemeye başlar. Adeta Allah-ü Teala ile pazarlığa girer(!): “Bak Allah’ım! Senden bir işaret bekliyorum, ben buradayım, sen de var olduğunu belli et. Küçük bir işaret, odama bir kuş düşsün, duvar çatlasın, mum yeniden alevlensin vs.” gibi saçma bir beklenti içine girer. Devamında: “Çok büyük büyük bir hayal kırıklığına uğradım. En ufak bir işaret yok, beklediğimi bulamadım. Kesinlikle yok. Bu son şansımdı ve onu da (İslam’ı) bulamadım dedim. Sonra tekrar bıraktığım yerden meal okumaya döndüm. Arka sayfanın ilk ayeti şuydu: “İçinizden işaret arayanlar için size yeteri kadar göstermedik mi? Etrafınıza bakın, yıldızlara, güneşe, suya bakın, bunlar ilim sahipleri için işaretlerdir.” Sübhanallaaah! Çok korkmuştum. Bütün bu işaretler etrafımdayken, ne kadar kibirli olduğuma inandım ve ertesi gün Müslüman oldum.”

Biz yıllarca arayıp, çırpınmadan bulduk. Bu yüzden mi inancımız her şeyden, gezmeden, tv.den işimizden, evimizden daha ucuz! Rabbim, bizi ıslah et, ıslah et, ıslah et…Amiiiin.

… Hastanesinde Bir Gün…

Hepimizin cuması gecikmeli de olsa mübarek olsun. Niyetim akşamdan cuma yazısını hazırlamaktı ama imkan bulamadım. Bu gün hep paylaşageldiğim cuma yazılarından farklı bir yazı paylaşmak istedim. Türkiye’de düzeltilmeye çalışılan sağlık sistemiyle alakalı yaşadığım ve ilgili tüm kurumlara sözlü ve yazılı olarak ilettiğim şikayetimi, sizlerde duyun istedim. İstedim ki, bu olay esnasında hastanede olan tüm diğer hastalar kafasını sallamaktan ziyade harekete geçsinler. İstedim ki, görevi hizmet etmek olan bir takım insanların, kendini biz halkın hakkını çiğneyecek bir konumda görmesine engel olalım. Lütfen susmayalım! Hak aramayana kendiliğinden verilmiyor. Allah’ın sistemi değil bu çünkü kul sistemi. Rabbim istisnasız her yarattığının zerre hakkını haşa çiğnemeden verir, ama biz beşer hakkı almak için de vermek içinde ittirme olmadan harekete geçmiyoruz.

Sağlıkla ilgili tüm şikayetleriniz için Alo sabim 184 veya www.saglik.gov.tr adresindenWeb uygulamaları bölümüne girin ve oradanHasta Hakları” – bağlantısını tıklayın, açılan penceredenŞikayet” bağlantısını tıklayarak sizden istenen bilgiler sonrasında şikayetinizi lütfen ilgili yerlere iletin.

Aşağıdaki  yazı Yukarıda verdiğim web adresine yaptığım yazılı şikayet mektubudur. Alo 184 de ise sözlü olarak şikayet ettim. Eminim ki içinizde çook daha kötü olaylarla karşılaşanlarınız vardır. Gerektiğinde harekete geçmeniz adına ben bir adım atmak istedim. Sayfamda hastane ismi vermiyorum ve doktorun da sadece ön adını kullandım. Çünkü  sorun sadece  şahıslar değil, şahısların şahsiyetsizlilerini  seyreden bizleriz.

6 mart 2012 öğleden sonra 13.30 da ayağımdaki ağrıdan dolayı, ilgili hastanenin ortopedi bölümüne başvurdum. Sıra numarasını alıp beklemeye başladım. Muayene odasının kapısında asılı olan elektronik ekran bozuktu ve sıramızı takip edemiyorduk. Kapının önünde ayakta bekleyenler kapı açılınca direk içeriye giriyorlardı ve kimin sırası , kimin sırası değil bir kargaşa söz konusu idi. Durumu içerideki doktor ve hemşireye bildirdiğimde aldığım cevap sadece içeride hasta varken yaptığımın ayıp olduğunun söylenmesi oldu. Oysa içeride doktorun tanıdığı bir bey vardı İçeride bayan bir hasta olduğu halde, hasta mahremiyeti gözetilmeden içeriye alınmış ve sohbet ediyorlardı. Dışarıda beklemeye devam ettim ve içeriden hemşirenin, sadece kapı önünde ayakta bekleyenlerin duyabileceği bir ses tonuyla hastaları çağırdığını işittim. Hemşire hanım tenezzül edip sesini duyurmak için dışarı çıkmak bir kenara, ayağa bile kalkmıyordu. Bizler orada sıra beklerken biraz önce doktorun tanıdığı beyle gelen torpilli hasta hanım, hepimizden önce muayeneye alındı ve biz sadece beklemekle yetindik…

Bu sürecin sonunda muayene sırası bana geldi ve daha önce şikayet etmiş, mimlenmiş bir hasta olarak odaya girdim. Doktor görevine yakışmayacak lakayt bir şekilde şikayetimi sordu ve beni röntgene gönderdi. Doktor hemşiresiyle olan cıvık tavırları ağzında çiğnediği şakır şakır çikletle doktordan beklenmeyecek bir seviyesizlik içinde ve hastaya saygı denen şeyden bihaberdi. Röntgen sonrası doktorun değerlendirmesini beklerken doktor ve hemşire hanım “Doktorun işi var, biraz bekleyin.” diyerek polikliniği terk ettiler. 15-20 dak. sonra başka bir hemşire doktorun çarpıntısı olduğunu söyleyerek bizi vardiya doktoruna yönlendirdi. Bu doktorda kendi hastaları olduğu için bize bakamayacağını söyledi ve biz 2 saatlik beklemenin sonunda ortada öylece kaldık.

Akabinde daha fazla dayanamayıp hasta haklarına gittim. Beni oradan başhekim yardımcısına gönderdiler. Yönlendirildiğim başhekim yardımcısı yerinde olmadığından, nöbetçi başhekim yardımcısına, oradan da yine başladığım noktaya hasta hakları bölümüne yönlendirildim. Hastane de geçirdiğim zaman, ev de bekleyen çocuğum, okuldan almam gereken diğer çocuğum ve evimin hastaneye olan uzaklığı ile ben saatlerce hastane içinde boşa zaman geçirdim. Nihayet hasta haklarındaki görevli beni dinledi, ilgili bölümü arayarak benim sonuç almak istediğimi ve mağduriyetimi bildirdi. (O gün o hastaneden şikayetimle ilgili sonuç almadan oradan ayrılmayacağımı ve sinirden beynimin nasıl kaynadığını görevli de fark etti.) Ben tekrar ilk gittiğim Ahmet beyin (!) muayenehanesine geldim, doktorum sapasağlam yerinde oturuyordu. Ekranda şöyle bir röntgenime baktı ve iki ilaç yazıp beni gönderdi. Ayağımın ağrısından dolayı gittiğim doktordan bırakın muayeneyi, çorabımı bile çıkarmadan – o esnada saat dörde geliyordu – evime doğru yola çıktım.

Ahmet bey (!) doktorluk mesleğinin inceliklerinden bihaber, saygısız, hemşiresiyle arasındaki rahatsız edici samimiyetiyle, yirmi yıl önceki sağlık sistemimize ait zavallı bir doktor olarak zihnimde yer etti. Bu bey hakkında mutlaka işlem yapılmasını istiyorum ki, Türkiye de hala, bizim paramızla görevlerini devam ettiren, bu tür devlet personelini artık görmek istemiyoruz. 

 

İlgilerinize sunar teşekkür ederim.

Cuma Yazıları / Ben Seni ALLAH İçin Seviyorum..!

Bütün ümmetin cuması mübarek olsun. Rabbim bu cuma hürmetine tüm sıkıntılı ümmetin sıkıntılarını hayra çevirsin. Bu hadis-i şerifi öğrenelim çok olmadı. Okuduğumda  çok hoşuma gitmişti, zira ben de hep bu yolda harek eden biriyim. Bu düşüncemin kendimce mantıklı açıklamlarını yaparken, bunu efendimizin tavsiyesi olarak okuyunca hem uygular hem tavsiye eder oldum.

Bir gün Peygamber Efendimizin huzuruna gelen bir kimse,

oradan kalkıp gitmekte olan bir başka müslümanın arkasından :

“Ya Rasulullah, ben bu giden adamı seviyorum”
…demişti….

Peygamberimiz (S.A.V) ona

“Öyle ise ona kendisini sevdiğini bildir”
buyurdu…

Bunun üzerine o zat o kimsenin arkasından gitti, ona yetişti ve :

“Ben seni ALLAH için seviyorum”
dedi…

Bunun üzerine o Müslüman:

“Öyle ise beni uğrunda sevdigin Allah da seni sevsin”…
diye dua etti….

Ebu Davud

 

Cuma Yazıları / İmam-i Azam Hazretlerini Zekası

Tüm Muhammet Ümmetinin değerli cuması mübarek olsun. Bendeki bu hal her neyse cuma yazılarını bile ihmal etmeye başladım. Oysa okuyup ta cuma yazıları için ayırdığım o kadar da bekleyen yazı var. Rabbim cuma hürmetine tüm gönüllerin hayırlı dileklerini versin, içinde de bizlerin…

Bir kimse, altınlarını bir yere gömmüş fakat sonradan bu altınları nereye gömdüğünü unutmuş. Ne kadar düşünüp taşındıysa bir türlü aklına gelmemiş. İmâm-ı Âzam Hazretlerine gelip meseleyi anlatmış. İmâm-ı Âzam Hazretleri “Bu, fıkhî bir mesele değil ki sana bir hal çaresi söyleyeyim. Ancak sen git, gece sabaha kadar namaz kıl ki, nereye gömdüğünü hatırlarsın.” Demiş.

Bunun üzerine adam gidip namaz kılmaya başlamış. Gecenin dörtte birinden az bir zaman namaz kıldığı esnada altılarını nereye gömdüğü hatırına gelmiş.

İmâm-ı Âzam Hazretlerinin yanına gelip vaziyeti anlatmış. İmâm-ı Âzam Hazretleri “Şeytanın, senin gece sabaha kadar namaz kılmana razı olmayıp unuttuğunu hatırlatacağını biliyordum. Yazık sana!… Keşke sen de Allâhü Teâlâ’ya şükür için sabaha kadar namaz kılmaya devam etseydin.” Demiş.

 

Cuma Yazıları / Aşk ve Hasret

  Ekleme: Okullarin da kapanmasiyla blogcularin tatili basladi…insallah bir kac ay sonra tekrar burada olacagim. Soru ve görüslerinizi yine yazabilirsiniz, cünkü uzaklarda degilim…                                                                                                                                                                                                      Tüm dost ve takipçilerimi Allah’ın selamıyla selamlıyorum. Cumamız hayırlı ve bereketli olsun.  Bu güncuma yazıları için kendi kalemimden çıkan bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Malum, gurbeti vatan değil ama mekan edinenelerdeniz. Ve bu bizim hayatımızın her deminde, her nefesimizde içimizde yanıp duran daimi bir ateş gibi. Bu ateş zaman zaman aşağıdaki yazıda olduğu gibi bir nefeste dilimizden dökülüverir…

Güneşi, yeşili, sevdiğim her şeyi benim olduğu için sevmişim meğerse. Bencilce sahiplenerek sevmişim taşı, toprağı. Çocukluğumu bırakıp gelmişim sanki oralarda. Ruhumu, kalbimi, rüyalarımı…Ben beni bırakıp gelmişim buralara. Ben bende olmadan yaşadım bunca zaman! Kışı geçirip yazı iple çektim hep. Sıcak dışımı yakarken, gözlerimi kapatıp serin hatıralara daldığım için daha çok sevdim temmuzu. Elime aldığım salatılığın kokusunda, sineğin sesinde, yüzüme çarptığım buz gibi suda bile uzaklara gidip geldiğim için. Geçmişten her lahzayı  gönlümün en dip köşesine yazdığım için…

Bana sorsan, her harfinin içini doldurarak “Gurbeti ben yaşadım!” derim, hasreti de… En tanıdık kelime hasret, rumuzum hasret, göbek adım da…içim ve dışımda…”Nasıl özledim!” diye söze başlayınca, içimde hep bu hasreti nasıl anlatabileceğimi düşündüm. Kelimleri kelimelerin üzerine kattım, süsledim, kestim, biçtim… ama hep anlatamadığımdan emin olarak sözü bitirdim.

Aşk, uzaktayken şekillendi adı aşk oldu. Hasreti zaten beraberinde getirdi. Gurbet, onu yaşayınca tam anlamını buldu, okuduğum şiirlerdeki gurbet gibi değildi üstelik. O şiirler içimde bir yerleri acıtırdı, ama gurbet içimde acıyacak her noktaya adini yazdi!

Cuma Yazıları / Halil İbrahim Bereketi…

Cumanın bereketi tüm inanan kulların üzerine olsun. Bu gün face den aldığım bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Doğrusunu yanlışını bilemem ama kanaat ve kardeşiliğin öyle güzel bir örneği ki, hepinizin çok hoşuna gideceğini düşündüm.

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış…Büyüğün adı Halil, küçüğün  ise İbrahim…

Halil, evli çocuklu, İbrahim ise bekârmış…

Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin… Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederler, bununla geçinip giderlermiş…

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı, ikiye ayırmışlar, iş kalmış taşımaya…

Halil, bir teklif yapmış:“İbrahim kardeşim; ben gidip çuvalları getireyim, sen buğdayı bekle.” ‘Peki, ağabey.” demiş İbrahim…

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye…

O gidince, İbrahim demiş: “Ağabeyim evli, çocuklu, daha çok buğday lazım onun evine…” ve kendi payından bir miktar atmış onunkine…

Az sonra Halil çıkagelmiş. “Haydi İbrahim, önce sen doldur da taşı ambara.” demiş.

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola…

O gidince, Halil düşünür bu defa der ki: “Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var, ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp para biriktirecek, ev kurup evlenecek.”

Böyle düşünerek, kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine. Bu böyle sürüp gider…Ama birbirlerinden habersizdirler.

Nihayet akşam olur, karanlık basar. Görürler ki, bitmiyor buğdaylar, hatta azalmıyor bile.

Hak teala bu hali çok beğenir. Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki, günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.

Şaşarlar bu işe… Aksine çoğalır buğdayları, dolar taşar ambarları.

Bugün ‘bereket’ denilince, bu kardeşler akla gelir. Adına da Halil İbrahim bereketi denir.

Cuma Yazıları / Muhabbet Fedaileri

Tüm dost ve takipçilerimin cuması mübarek olsun.

Bir Cuma vakti cemaat tek tük camiye girmekte.
Meshur Imam Abdürrezzak Hoca kürsüde..
Girenlerin arasinda Hizir (a.s) da var.
Hz. Hizir genç ihtiyar arasinda onlardan biri gibi gidiyor, bir kösede oturuyor.
Kürsüde imam sohbete basliyor, çok feyizli bir sohbet oluyor.
…Hizir (a.s)`in yanina kirklarinda bir adam gelip oturuyor.
Cami yavas yavas dolmakta.
Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallaniyor, ha uyudu ha uyuyacak..
Hizir (a.s) adami dürtükleyip:
“Bu sohbet kaçmaz, uyuyacaksin.”der.
Adam:
“Uyumam, beni rahat birak.”diye cevap verir.
Hizir (a.s) ses etmez; ancak sohbet de çok feyizlidir.
Adam ha uyudu, ha uyuyacak bir durumdayken, Hz. Hizir bir daha dürtükleyerek:
“Uyuyacaksin, dedim!”
Adam:
“Ben de sana uyumam, beni rahat birak, dedim!” der ve ekler:
“Biz feyzimizi Abdürrezzak`tan degil, Rezzak olan Allah`tan aliyoruz. Rahat birak beni.
Yoksa, senin Hizir oldugunu söylersem, bu cemaatten yakani zor kurtarirsin.
“Hizir (a.s) susar ve gözlerini kapar, boynunu büker Allah`a yönelerek:
“Ya Rabbi! Bu nasil istir, bendeki listede bu zatin ismi yok! “
Cenab-i Hak lisan-i münasiple cevap verir:
“Ya Hizir! Sana verdigim liste beni sevenlerin listesidir.
Bir de bende bir liste var ki, o da benim sevdiklerimin listesidir.”

Cuma Yazıları / Minberdeki Sır!

Tüm dostların cuması mübarek olsun… Bu gün posta kutumda sevdiğim bir dosttan Çiğdem’den gelen hoş bir yazı vardı. Güyel arkadaşıma çok teşekkür ediyorum.

Ecdadın dünya hayatında da  kadar önde olduklarının bir ıspatı olan bu yazıyı sizinle paylaşmak istedim.

BURSA (İHA) – 670 yıllık tarihî Ulu Câmii’nde yapılan rölöve çalışması sırasında, Osmanlı’nın ilim ve sanatta ne kadar ileri gittiğini gösteren belgeler bulundu. Câminin dünyada bir benzeri bulunmayan ahşap minberindeki motifler, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nın desteğiyle en ince teferruatına kadar Nakkaş Mimar Semih İrteş başkanlığındaki bir ekip tarafından çizildi. Ahşap motif ve sedef kakmaların kaybolmasına yol açan minberin üzerindeki 12 kat vernik ve cila, özel yöntemlerle kazındı.

Böylece minberin motifleri net bir şekilde ortaya çıkartıldı. Çalışma sırasında açığa çıkan müthiş detaylar ise herkesi hayrete düşürdü.

Tarihî minber üzerine, güneş sisteminin günümüzde tespit edilen uzaklıklarına göre resmedildiği görüldü. Güneş sistemindeki gezegenler ile dünyanın etrafında döner hâlde resmedilen ayın dışında, Plüton’un metal olarak ve gezegenlerden ayrı bir yerde nakşedilmesi dikkati çekti. Gezegen mi yıldız mı olduğu günümüzde dahi tartışılan Plüton’un, minberde diğer gezegenlerden farklı bir maddeden yapılması, bugünkü tartışmalara o zamandan cevap bulunduğunu gösteriyor.

Nakkaş Mimar Semih İrteş, dünyanın döndüğünü söylediği için engizisyon mahkemesince öldürülen ve astronominin kurucularından biri olduğu iddia edilen İtalyan Galileo’dan tam 230 yıl önce, 1396 yılında, Osmanlı alimlerinin verdiği projeye göre yapıldığı anlaşılan minberdeki motiflerin hayret verici olduğunu söyledi. İrteş, “Biz Ulu Câmii minberinin ahşap motiflerindeki 2-3 katlı parçaların nasıl yapıldığına, minberin geçmeli olarak nasıl birleştirildiğine kafa yorarken, güneş sisteminin nakşedildiğini görünce hayrete kapıldık. Bu, Osmanlı alimlerinin ve sanatkârlarının zirvede olduklarını gösteren muhteşem bir eser.” dedi.

Cuma Yazıları / 1 Nisan Şakası Nedir?

  Hayırlı cumalar dostlar…

 15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu İspanya daki Endülüs müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir. En sonunda 31 Mart gecesi kalenin önüne giderek bir elinde Kur an bir elinde İncil:

   “Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım.” der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler. Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir. Bunun üzerine         Müslümanlar:

    “Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz.” dediklerinde Haçlı ordusu komutanı:

    “Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur diye cevap verir ve BÜTÜN MÜSLÜMANLAR ORADA ŞEHİT EDİLİR. İşte o gün bugündür 1 Nisan Hristiyanlar arasında Hile Günü olarak kutlanmaktadır. Maalesef halkımız arasında da yaygınlaşmış, yüzlerce, binlerce Müslümanın katliam günü olan 1 Nisan lar, bir şaka günü olarak kutlanmaktadır. Nereden geldiğini bilelim. Bilelim de ona göre kutlayalım.. (ispanya asırlar boyu müslümanların hakimiyetinde kalmıştır)

Cuma Yazıları / Şeyh Edebali Hz.’den Öğütler..

 Allah”in selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun… Tüm takipçi ve dostların cuması mübarek olsun.

Şeyh Edabali’ Hz.’nin öğütleri o kadar hoşuma gitti ki, mutlaka paylaşmalıyım diye düşündüm. Eminim ki, içiniz de uyugun olmyan dostluklar yüzünden çok üzülen olmuştur. Mübarek nasılda güzel anlatmış, hep aklımada kalacak ve dost edinirken bu sözleri hatırımda tutacağım…

Cahil ile dost olma: İlim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün..!

Saygısızla dost olma: Usul bilmez, adap bilmez, sinir bilmez; üzülürsün..!

Aç gözlü ile dost olma: İkram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez; üzülürsün..!

Görgüsüzle dost olma: Yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün..!

Kibirliyle dost olma: Hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez; üzülürsün..!

Ukalayla dost olma: Çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur; üzülürsün..!

Namertle dost olma: Mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez; üzülürsün.! 

İlim bil, irfan bil, söz bil.

İkram bil, kural bil, doyum bil.

Usul bil, adap bil, sinir bil.

Yol bil, yordam bil.

Hal bil, ahval bil, gönül bil.

Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma.

Mert ol, yürekli ol.

Kimsenin umudunu kırma.

Sen seni bil; ömrünce bu yeter sana..!

Şeyh Edebali

Cuma Yazları / Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Fransa Kralı Fransuva ya Mektubu

 Tüm dost ve takipçilerimin cuması mübarek olsun. Bir haftalık istek dışı bir aradan sonra yine buradayım… Geçtiğimiz cumartesi derin bir sevgi ve saygı beslediğim, yüzünü görmeden kalben hayranı olduğum büyük alim Tahir Büyükkörükçü Hoca rabbine yürüdü. “Alimin ölümü alemin ölümü.” sözü ne kadar doğru. Yüreğimde onunla birlikte birşeyler öldü sanki. İçimden sayfama yemek koymak bile  gelmedi. Rabbim mekanını cennet etsin ve biz sevenlerini de  onun şefatine nail etsin.

 Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbaycan’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım. Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Fransuva’sın.

Hükümdarların sığındığı kapıma elcinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz.

Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz.

Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah’ın istediği ne ise olur. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. Böyle biliniz.”

Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken ile 24 Şubat 1525’te Kuzey İtalya’da yaptığı savaşta yenik düşen Fransa Kralı Fransuva’nın yardım istemesi üzerine Kanunî Sultan Süleyman’ın gönderdiği meşhur Ferman’ın metnidir…

Cuma Yazıları / “Araplar Bizi Arkadan Vurmuş Mu?”

Hepimizin cuması mübarek olsun…

Ben oldum oluşu Arapları severim… belki  büyüdüğüm coğrafyadan yani Antep’ li olmamdan, belki sevip sevmeyeceklerimizin günlük hayat icinde  zihnimize işlenmesinden… Hiç sevmesem bile Efendimizin, sultanımızın, önderimizin ırkı olduğu için severim…

Allah  Yavuz Bahadıroğlu,  Kadir Mısıroğlu gibi aydın tarihçilerden razı olsun ki, onların sayesinde bir takımları gibi kökümüzden nefret edip dindaşlarımızla alakalı yalan yanlış inançlarımız olmuyor.

Hayır vurmadı! Buna rağmen Başöğretmenim Hikmet Bey sık sık şunu tekrarlardı: “Araplar ve diğer Müslümanlar, I. Dünya Savaşı’nda bizi sattı…”Sözlerini de şöyle bitirdi: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.”

Gerçek şu ki, Osmanlı’ya karşı toptan bir Arap ayaklanması yoktur. Sadece Mekke Şerifi Hüseyin’in önderliğinde (İngilizler ona Arap imparatorluğu sözü vermişlerdi), birkaç bedevi kabile ayaklanmış, tanınmış Arap kabilelerinin çoğu Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla Hilâfet’e bağlı kalmıştır. I. Dünya Savaşı’nda Mekke Şerifi Hüseyin “Arap imparatorluğu” vaad eden İngilizlerle anlaşmış Osmanlı’ya karşı isyan etmiş, bir bakıma arkadan vurmuştur.Ancak Şerif Hüseyin tüm Arapların temsilcisi değildir. O bir istisnadır.

              Mesela Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini “arkadan vuran” herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Osmanlı’ya sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.

      Araplara söylenenler ise bunun tam tersiydi: “Türkler sizi yüzyıllar boyu sömürdü” diyorlardı.

Hâlbuki ikisi de doğru değil: Ne Araplar Türkleri arkadan vurdu, ne Türkler Arapları sömürdü. Bu sadece bir İngiliz propagandasıydı. İngilizler petrol yataklarına hâkim olmak için hazırladıkları plânın gereği olarak Osmanlı Devleti’ni parçalamak istiyorlardı. Bunun için de Arapları ayaklandırmaları gerekiyordu. Şerif Hüseyin’i plânlarının piyonu olarak kullandılar.

          Sözün burasında bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum: Araplar arasında ayrılıkçı milliyetçiliği Müslüman Araplar değil, Hristiyan Araplar başlatmıştır.  Müslüman Arapların çoğu “Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı.” (Prof. Dr. Kemal Karpat).

Gerçek bu merkezde olmasına rağmen, Avrupa’nın büyük emperyalist ülkeleri, Papalık ve enternasyonal Siyonizm’in çabalarıyla etkili bir karalama kampanyası açıldı ve maalesef başarıya ulaştı. Araplar hafızamızda “hain” olarak, biz Arapların hafızasında “emperyalist” olarak damgalandık. Bu kara damga zamanla etkisini artırdı: İngiliz siyasetinin kendilerine “ikram” ettiği bölgelerde, kimi “kral”, kimi “emir”, kimi “sultan”, kimi de “başkan” unvanlarıyla hüküm süren diktatörlerle buna paralel olarak Türkiye’de hüküm süren “Şeflik rejimi”, kendi menfaatleri ekseninde Türk-Arap düşmanlığını körüklediler…

Sonunda iş Sayın Başbakan’ın yakındığı noktaya geldi: Kimi bilinçli, kimi bilinçsiz, köpeklerine “Arap” ismi veren Türkler türedi… “Ne Arab’ın yüzü ne Şam’ın şekeri”, “Arap saçı gibi karışık”, “Yalanım varsa Arap olayım”, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şeklindeki sözler de aynı düşüncenin mirasıdır. Daha da ileri gidilip Türk-Arap düşmanlığı karşılıklı olarak ders kitaplarına işlendi.

Yavuz Bahadıroğlu

Cuma Yazıları / Kim Bu Sultan?..

 Bütün Muhammet ümmetinin cuması mübarek olsun.  Geçen hafta “Kim Bu Sultan?” yazısına sağolsun arkadaşlardan cevaplar geldi. Ne güzel ki, tüm cevaplar doğruydu… Cevap veren arkadaşlarımı tebrik ediyorum. Bunları bizler bilip de gelecek nesillere aktarmaz isek,  çocuklarımız başarılı devlet adamı olarak Amerikan filmlerindeki başkanları görmeye devam edecek!..

Geçen haftaki yazının devamı aşağıda, okumadan geçmeyin…

  • Peygamberimize, dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan kendisidir.(Fransa-İngiltere-Roma-ABD) (Bir piyes için bile Alman İmparatorunu devreye sokmuştur.)
  • ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden, İzmir limanına izinsiz girmeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan…
  • İstanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren… (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M. köprüsünün bulunduğu mevkidedir)
  • Darülaceze yaptırıp içine sinagog, kilise ve cami koydurmuştur.
  • Çocuk hastanesi (Şişli Etfal [çocuklar] Hastanesi) açtıran…
  • Kendisine “Allah’ın belası”diyen Namık Kemal’i Rodos ve Sakız adası valiliklerine atayan, parasını cebinden ödediği yerde kabir yaptırtan…
  • Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran yine kendisidir.(Sirkeci Büyük Postane binası..)
  • Öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran… (32 tane) (ör. şimdiki adı ile Bursa Çelebi Mehmet okulu)
  • Kız Öğretmen Okullu açan… (Daarül Malumat)
  • Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran (Mesela sadece Sivas’taki ilkokul sayısı 1637), okuma yazma oranının 5 kat arttıran… (1900 yılında ilkokul sayısı 29.130’u bulmuştu, sadece Anadolu’da 14 bin ilkokul vardı)
  • Orta okul (Rüşdiye)sayısı 619’a çıktı, Fransızca dersleri konuldu…
  • Lise eğitimi için İdadiler açan… (109 tane) (İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi..)
  • İstanbul’da Darülfünün (Üniversite) açan, Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran…
  • Ayrıca Abdülhamit iki tane denizaltı siparişi vermiştir. Zaten bu pek şaşırılacak bir olay değildi zira, en önde gelen mucitlerden üçü General Berdan, General Wallace ve Williams’ın uğrak yeri İstanbul’du. Nordenfelt adlı silah fabrikatöründen sipariş edilen ilk deniz altıya “Abdülhamit” adı verilmişti. 1887 yılında parçaları Taşkızak tersanesinde birleştirilmişti. İlk testler Haliçte yapılmış fakat denizaltı suyun hemen altında gidiyor ama tamamen batmıyordu. Bunun üzerine Garett çağrıldı ve Abdülhamit bunca ödediği paraların karşılığını alamadığından hoşnutsuz bir halde sorunun hemen giderilmesini istiyordu.
  • İkinci denizaltı 1887 de tamamlanıp 1888 de suya indirilmişti. Bu denizaltıya da “Abdülmecit” adı konmuştur. Bu iki denizaltı Haliçten Sarayburnuna oradan da İzmit Körfezine götürülmüştür. Gerek dalma, gerek torpido, gerek seyir testleri yapılmış ve iş sözleşmesi tamamlanmış oldu. Böylece ilk torpido atan dünyanın ilk denizaltısı “Abdülmecid” olmuştur.
  • Ayrıca Deniz Mühendis Okulu, Askeri Tıp Okulu, (GATA’nın atası) Kuleli Askeri okulu, Mekteb-i Harbiyeler, (Harp Okulları yani) Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mekteb-i Mülkiye, (Siyasal Bilgiler Fak.) Mekteb-i Tıbbıye-i, (Marmara Ünv.Tıp Fak.) Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye, (Yüksek mühendis okulu), Daarül Muallim-i Adliye, (Yüksek Adalet Okulu) Maliye-i Mekteb-i Ali, (Yüksek Ticaret Okulu) Ticaret-i Bahriye, (Deniz Ticaret Okulu) Sanayi-i Nefise Mektebi, (Güzel sanatlar fak.) Hamidiye Ticaret Mektebi, (İktisadi ve Ticari ilimler akademisi) Aşiret Mektebi, (Osmanlılık fikrini yaymak için) Bursa’da İpek böcekçiliği okulu, Dilsiz ve Âmâ Okulu, Bağcılık ve Aşıcılık Okulu, Orman ve Madencilik Okulu, Polis Okulu onun tarafından kurulmuştur.
  • Unutmadan bide Ankara’da Çoban Okulu var..

TANIYAMADINIZ MI?

ani neredeyse bütün sözde aydınların sövdüğü, öğretmenlerimizin kendi ideolojik yaklaşımı ile anlattığı, baskı yapıyor diyerek, o dönemin şartlarını bile düşünmekten aciz olan insanların sevmediği.. (Neden kimse 1925’deki Takrir-i Sükun Kanununu ile bütün muhaliflerin susturulduğunu düşünmez? Bu dönemde hükumet veya mahkeme kararıyla pek çok yayın organı kapatıldı, özellikle sağ yayınlar tamamen yer altına itilmişti. Ya da İsmet İnönü döneminde 44 gazete kapama emri verildiğini. Yakub Kadri’nin “İsmet Paşa bir polis devleti kurdu dediğini.”düşünmeyiz; çünkü o kişilere karşı körü körüne yargılarımız yoktur, at gözlüğü ile değil o dönemin şartlarına göre bakarız tarihe.

İngilizlerin oyunu, İttihatçıların tertibi ile “Din elden gidiyor!” gibi komik bir gerekçe ile 31 Mart vakasına maruz bırakılan,

1895-96’da Doğu Anadolu’da Ermeniler tarafından kurulmak istenen devleti, Hamidiye Alayları ile bastıran, bu sebeple Fransız tarihçi tarafından Kızıl Sultan diye isimlendirilen, ABDULHAMİD’dir..

Ruhuna Fatiha’larımızı eksik etmeyelim..

Düzenlenmiş alıntıdır…

Efendimizin Veladeti…

 Mevlid,Rasülüllah Efendimizin doğum günü ve dünyaya geldiği tarih demektir.
Peygamberlerin her hususta en üstün,en büyük ve en faziletlisi , şüphesiz Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)dir. Peygamberimizden evvel gönderilen peygamberlerin çoğu belli bir kavme gönderilmiş, Peygamber Efendimiz ise bütün mahlukata yani on sekiz bin alemin tamamına rahmet olarak gönderilmiştir.

 Rasülullah Efendimizin doğumu sırasında Amine validemizin yanında yardımcı olarak bulunan peygamber efendimizin halası Safiye annemiz de bu anı şöyle anlatıyor: Rasülüllah (s.a.v)’in doğumunda Âmine’nin evindeydim Altı ayrı mucize yaşadım. Rasülüllah doğar doğmaz başını yere koyup Rabbine secde etti. Secdede(lâ ilahe illallah innî rasülüllah) dediğini işittim. Biraz daha yaklaşıp dinlediğimde “Ümmetî Ümmeti” dediğini duydum.
Yavruyu yıkamak istediğimde “Ey Safiye, zahmet etme biz onu yıkanmış olarak gönderdik.”diye bir ses duydum. Sünnet olmuş ve göbeği kesilmişti. Kundak yapacağım sırada,sırtında bir mühür gördüm üzerinde tüylerle (La ilahe illallah Muhammedürrasülüllah) yazıyordu.

 Müminler olarak her birerimiz bu gecenin manevi zenginliğinden istifade edebilmenin gayreti içerisinde olmalı,bu suretle de mevlamızın rızasına, Rasülüllah Efendimizin şefaatine, Piranımızın (Allah dostlarinin)himmet ve teveccühlerine mahzar olabilmek için gücümüzün yettiği nisbette ibâdâtü taatle meşgül olmalıyız. Bu babdan olmak üzere bu gecede çokça salavatı şerife okunması, ve bir tespih namazı kılınması ehemmiyetle tavsiye olunmaktadır.

 Alemlere rahmet olarak gönderilen muazzez Peygamberimizin, doğumunu anarken, yalnız mevlid okumak, ilâhîler söylemek ve kandil simidi dağıtmak yeterli değildir, sadece bu geceyi yaşamak yeterli değildir. Yüce Allah’ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yegâne yolu, Peygamberimizin yolundan gitmektir…
 
Not: Bu geceye ait ibadet ve zikirleri netten araştırabileceğiniz gibi, her ev de olması gereken dini gün ve gecelerin faziletlerinin anlatıldığı kitapçıklar edinerek de bu bilgilere kolayca ulaşabiliriz. Şimdi en yakınınızdaki kitapçıya uğramanın tam zamanı…

Cuma Yazıları / Kim Bu Sultan?…

Tüm takipçilerimi gönül dolusu muhabbet ve rabbimin selamıyla selamlıyorum. Hepinizin cuması mübarek olsun…Bu güzel cuma gecesinde sizinle çok güzel ve bilgilendirici bulduğum bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Kim olduğunu haftaya açıklayacağım ve bu arada tahminlerinizi beklediğim bu sultanımızın 10 Şubat(Kabri nur olsun) vefat yıldönümüdür. Bu vesile ile kim olduğunu açıklamdan onun hakkında biraz bilgi sahibi olalım istedim.

İnsanlar genellikle kulaktan dolma bilgilerle başkalarını vicdansızca eleştirir. Hele bu tarihe mal olmuş ve bir çok çıkar hesaplarının kurabanı olan muhteşem Osmanlı hanedanından olan mübarekler olunca, bu elştiriler eleştir olmaktan  çıkıp okul kitalarında okutulan yalan tarih romanlarına dönüşür. Ön yargılı davranmadan kime neden tepki gösterdiğimizi bilerek hareket edelim.

  • İlk defa elektriği, gazı getiren, ilk modern eczanemizi açtıran…
  • İlk otomobili getiren, 5 bin km kara yolunu yaptırtan…
  • Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran…
  • Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran… (Haydarpaşa Tren İstasyonunu da tabi)
  • İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren, Arkeoloji müzeciliğini başlatan..
  • Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez dahil eden…
  • Kuduz aşısının bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (İstanbul Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran…
  • Okullara (Hristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde, Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen, Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldıran, Paris’te İslam Külliyesi kuran…
  • Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktiren de, hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soran da, sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirten  O dur.
  • Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alan…
  • Israrla yerli kumaş giyen, Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran…
  • Ziraat Bankasını kuran, Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran…
  • Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını kuran…
  • Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen, bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetleri yaygın hale getiren de odur.
  • Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen…
  • Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan…
  • Ermeni Onnik’in mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan…
  • Biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis eden…
  • Modern matbaa makinelerini Türkiye’ye getirten, ücretsiz kitap dağıttıran, 6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan, Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan yine odur. (10 bini el yazmasıdır)
  • Yabancı bilim adamı ve yazarlara nişanlar veren…
  • Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren…
  • Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran… (Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır)
  • Türkiye’nin birçok yerinde saat kuleleri yaptıranda O dur. (İzmir,Dolmabahçe..),
  • Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen…
  • Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan…
  • Yalova Termal kaplıcalarını kurduran, Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtan, Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur. (Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır)
  • Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven…
  • Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine, 58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de…
  • Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütleyen, Çin’in göbeği Pekin’de Hamidiye Üniversitesini kurdurtan…
  • Beş vakit namazını aksatmadan kılan, hiçbir evrakı abdestsiz imzalamayan… (hatta yere bile basmayan [yatağının dibinde teyemmüm tuğlası bulunduruyordu])
  • Yeni gemiler alan, toplar(Çanakkale Savaşı’ndaki çoğu top), tüfekler getirten…
  • Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur!

Bilin bakalım bu sultan kimdir?

Cuma Yazıları / Sabaha Kadar namaz Kıl Hatırlarsın…

Binlerce şükürler olsun ki, yine bir cumaya eriştik. Bu güzel günümüz tüm inananlara hayır ve bereket getirsin inşallah.

Adamın biri parasını sakladığı yeri unutmuştu. Ne kadar düşündü ise günlerce aramasına rağmen parayı sakladığı yeri bir türlü hatırlayamıyordu. Benim bu derdime bir çare bulursa o bulur diyerek doğru imam-ı a’zam hazretlerinin huzuruna gitti.

İmam-ı a’zam dedi ki:
“Bu senin …meselen fıkıhla ilgili değil ama, yine de sana bir akıl vereyim: Sen git bu gece sabaha kadar namaz kıl, ümit ediyorum ki, paranı koyduğun yeri hatırlarsın.”

Adam o gece sabaha kadar ibadet etmeye karar verip abdest aldı, namaz kılmaya başladı. Daha gecenin yarısı bile olmadan parayı koyduğu yeri hatırladı. Namazı bıraktı, doğru parayı koyduğu yerden alıp yattı.

Sabah olunca imam-ı a’zama, (Allah senden razı olsun, bu derdime de çare buldun. Daha gecenin yarısında parayı koyduğum yeri hatırladım) deyince, Hazret-i İmam, (Keşke sabaha kadar ibadete devam etseydin. Çünkü şeytan senin sabaha kadar ibadet etmene tahammül edemediği için daha gecenin yarısında sana hatırlatmış. Sabaha kadar da şükür namazı kılsaydın daha iyi ederdin. Sen parayı bulunca namazı bıraktın) dedi.

Cuma Yazıları / Sabırsızlık Helalı Harama Çevirir

Hepimizin cuması mübarek olsun.

 Oğlumun okuldan Alman bir arkadaşı doğum günü kutlamadığı ve hediye almadığı için oğlum adına üzüldüğünü söylemiş. Çocuk nereden bilsin ki, bizler mümkün mertebe cuma günleri çocuklarımıza ufakta olsa hediyeler verdiğimizi, kandil günlerinde de bu hediyeleşmeyi tekrarladığımızı, bayramları ise bu kuralın hiç bozulmadığını… Daha önce de yazmışımdır ama yine de ben tekrar yazmak isitiyorum: Çocuklarımıza aldığımız hediyeleri vermek için özellikle dinimizin özel günlerini tercih edelim ki, çocuklarımız da ellerin bayramlarına, özel günlerine kulaktan dolma tepeden inme bir hayranlık duymasın. Her cuma evladımızı kucaklayıp hayırlı cumalar dilemenin maddi hiç bir yükü olmaz. Lütfen ihmal etmeyin…onlar hiç ihmal etmeden bize kendi kokuşmuş kültürlerini pompalıyor!

Hz.Ali (r.a) mescide namaz için girerken, muhtaç olan bir şahsa 20 akçeye devesini beklemesini söyler. Adam beklerken atın Eğerini alıp çeker gider…
Mescidden çıkan hz. Ali (r.a) evine gider, hizmetlisine 20 akçe vererek çarşıya gönderir ve ata eger almasını söyler. Çarsiya gelen hizmetli aynı eğeri malum şahıstan 20 akçe vererek alır.. Zaten kendisine verilecek olan 20 akçeyi kazanacak olan malum şahıs, helal kazancı sabırsız davranışıyla harama çevirir.

Cuma Yazıları / Bunları Biliyor Muydunuz?

Günlerin en hayırlılarından olan güzel bir cuma gününde tüm dostaları selamlıyorum. Cumaya hürmeti olan herkesin cuması mübarek olsun.

İman teslimiyet ister… Rab dediğinizin her sözüne kayıtsız şartsız teslim olmayı, inanmanın geregini yapmayı gerktirir. Allah birine tabi olunmasını söylüyorsa başımıza tac derdimize ilaç ederiz. İşte bu günkü cuma yazımda efendiler efendisinin sünnetlerinden bir kaçının bilimsel açıklamalrına yer vermek istedim. Biz sünneti sünnet olduğu için yapıyoruz…karşılığını beklemeden. Ama bakın 1500 sene önce okuması yazması bile olmayan efendimizin sünnetlerini modern bilim ancak açıklayabiliyor!  İman ediyorsan…neden? deme!!!…

-Yemeğe tuz ile başlanırsa beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, mide…de mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşturduğunu ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önlediğini…

-Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde, su ile doldurulmuş balon seklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağırsaklara kaçmasını önleyeceğini ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek çok fazla yemeden kalkılacağını…

-Oturularak ve en az 3 yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla duraksadığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp ant i bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak ağız ve diş sağlığına katkıda bulunduğunu..

-Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden olarak, kalbi yormadan dinlenmiş bir vaziyette kalkılabileceğini…

-Tuvalete girerken sol ayakla ilk adım atıldığında kaygan olan zeminde ayağın kayması durumunda sola göre daha güçlü olan sağ ayağın düşmeyi engelleyerek vücudu dengelediğini..

 -Banyo yaptıktan sonra ayaklara soğuk su dökmenin kan dolaşımını hızlandırıp, sıcak sudan dolayı genleşmiş olan damarların içindeki kanın hareketini artırarak tansiyon düşüklüğünü önlediğini ve savunma mekanizmasını güçlendirdiğini…

-Kesintisiz uyunan uzun gece uykularının, damarlarda vazodilatasyona (genişleme) neden olduğunu, uyku ortalarında kalkıp el yüz yıkamak (ör: abdest almak) az yorucu egzersizler yapmanın (ör: teheccüd namazı) vazodilatasyonu engellediğini ve daha zinde kalkılabileceğini…

Bütün bunların, 1500 sene evvel Peygamberimiz (sav) in yaptığı ve ümmeti için de tavsiye ettiği sünnet-i Seniyeler olduğunu biliyor muydunuz…?

Cuma Yazıları / Gerçek Kanuni Sultan Süleyman Kimmiş?

Bütün Muhammet ümmetinin cuması mübarek olsun…

 Aslında bu cuma için bambaşka bir konu ve yazı seçmiştim, ancak son günlerde bir çoğumuzun canını fena halde sıkan bir konuyla alakalı bir şeyler yazmadan edemedim.  Konu malum olduğu üzere şimdilik hala yayında olan ve Kanuni Sultan Süleyman’ın karalandığı ve acdadın adeta hakaret yağmuruna tutulduğu şu iğrenç dizi. Ben diziyi izlemedim, elhamdülillah o kanalı da izlemiyorum ama duyduğum gördüğüm bana yetti ve bu sabah da RÜTÜK’ün 0216 444 11 78 numaralı telefonunu arayarak vatandaşlık görevimi yapıp şikayette bulundum. Konu uzun ancak ben bu konuyla ilgili bir video bağlantısı vereceğim,  SULTAN SÜLEYMAN kimmiş bir de gerçekleri izleyelim istedim. Videoyu izlemk için BURADAN tıklayın ve sonra da telefonu alıp görevinizi yapın.

Son birşey…Allah dan başka hiç bir kuvvet o güneşlerin üzerine çamur sıvayamaz! Bunlar beyhude çabalar… Geçmişte bedenen yıkılan ve   “hasta adam” yakıştırması yapılan bu toprakları, inşallah günümüzdeki ahlaki hastalığı da atlatarak yeniden dirilecektir. Bir kurt yaşlanıp sırtlanların masakarası olsa da binlerce kurt yeniden doğar!

Cuma Yazıları / MEHMET AKİF´İN OĞLUNUN YÜREK YAKAN HİKAYESİ

Tüm Muhammet ümmetinin cuması mübarek olsun. Bu gün cuma yazısı olarak paylaşacağım insanımızın acı ama gerçek olan vefasızlığına bir örnek teşkil ediyor. Babasını bile tanımıyoruz ki oğluna sahip çıkalım! Face de dolaşan bir video da mikrofon uzatılan insanlar ne yazık ki ne Mehmet Akif’i, ne İstiklal marşının kim tarafından yazıldığını, ne de marşımızın sözlerini bilmiyor. Bu nasıl bir cehalet ki, bu kadar yakı tarihten bile bihaberiz!

MEHMET AKİF´İN OĞLUNUN YÜREK YAKAN HİKAYESİ

Devlet; Mehmet Akif´e sahip çıkamadığı gibi onun emaneti olan oğluna da ayni şekilde sahip çıkamadı. Mehmet Akif´in oğlu, yoksulluk içinde sokaklarda hayatini geçirdi ve ölümü de ayni şekilde acı oldu. Akif´in oğlunun cesedi bir kış günü çöplükte bulundu.

MEHMET AKİF´İN OĞLU KAPIMI ÇALDI VE…

Yasanan bu sahipsizliği ve arkasındaki dramı anlatan en acı örneği ise Gazeteci-Yazar Çetin Altan, 2006 yılı başlarında SkyTürk´te bir bayram sabahı katıldığı programda açıkladı.

Altan, çıktığı programda Akif´in oğluyla ilgili hatırasını anlatırken, ekran başındaki milyonlarca kisi duydukları karşısında isyan ederek, gözyaşlarına boğuldu.

Çetin Altan, Mehmet Akif´in oğluyla ilgili yaşadığı o gözleri yaşartan anları 4 yıl önce söyle anlatıyordu;

“İstiklal marşının şairi Mehmet Akif Erksoy’u hepimiz tanırız. Çok ünlü bir vatan şairi olarak biliriz. Çünkü İstiklal marşını yazmıştır. Yarışmayı kazandığı halde, para ödülünü almayı reddetmiştir. Ama biyografi okumayı bilmediğimiz için mesela yoksulluk içinde geçen bir hayat sürdüğünü pek bilmeyiz.

Size bir anımı anlatayım. 1966 sonları, bir öğle sonrası odamdayım. ‘Sizi biri görmek istiyor’ dediler. ‘Buyursun’ dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazrolu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla; ‘Bendeniz Mehmet Akif’in oğluyum’ dedi. Bir anda ne olduğumu şaşırdım. Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine; ‘Oooo buyurun buyurun, nasılsınız?’ türünden bir yakinlik göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı; ‘Rahatsız etmeyeyim, sizden ufak bir yardim rica etmeye gelmiştim’ dedi. Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da, ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena, allak bullak oldum. Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla: ‘Siz ne münasip görürseniz’ dedi. Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. ‘Durun bakalım neyimiz varmış’ gibiler den cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, fazla bir şey de yoktu, elimde tuttum. Bir iki adim attı. sanırım sadece bir 10, yahut 20 lira aldı. ‘Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim’ dedi ve çıktı.

Aradan bir ay geçti geçmedi; gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme: Beşiktaş taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlunun ölüsü bulunmuştu! “

Çetin Altan´in anlattığı bu hatıranın sonundaki su sözleri ise fazla söze gerek bırakmıyordu;

“Mehmet Akif’in oğlunun ölüsünün bir çöplükte bulunduğunu çoğu kimse bilmez!

 RotaHaber

Cuma Yazıları / Helal Kazanç…

Biz küçükken cumanın değerini bilerek büyümedik… Cuma günleri sadece geçmişlerin ruhuna Yasin okunan bir gündü. Bizim analarımız babalarımız İslam yönünden cahil bırakıldı ama elhamdülillah artık güzel bir uyanış var. Bizler de evlatlarımız da bu mübarek günün kıymetini bilerek yaşayacak inşallah. Hayırlı cumalar…

  Hz.Ali (r.a) mescide namaz için girerken, devesini beklesin diye muhtaç olan bir şahsa 20 akçeye beklemesini söyler, adam beklerken atin Eğerini alıp çeker gider..

Mecid’den çıkan Hz. Ali (r.a) evine gider, hizmetlisine 20 akçe vererek çarşıya gönderir ve ata eğer almasını söyler. Çarşıya gelen hizmetli ayni eğeri malum şahıstan 20 akçe vererek alır.. Zaten kendisine verilecek olan 20 akçeyi kazanacak olan malum şahıs Helal kazancı sabırsızlığıyla harama çevirir.

Cuma Yazıları / Unuttuğumuz Hacamat…

Birkaç gün öncesine kadar hacamat kelimesi hafızamda çocukluğumdan kalan çağrışımlardan başka bir şey ifade etmiyordu. Taki yorumcu olarak tanıdığım sevgili Ayber abla ile bu konu hakkında konuşana kadar. Sağ olsun o beni bu konuyu araştırmaya teşvik etti ve kendi bilgilerini de benimle paylaştı. Meğerse ne muhteşem bir şeymiş bu hacamat! Hakkında bunca hadisi şerif bulunan bir tedavi yöntemi hakkında bu kadar az şey biliyor olmamdan dolayı ben kendimi çok kınadım. Ama bu unutma tabi ki sadece benim hatam olmazdı. Bu bize kasıtlı olarak unutturulmaya çalışılan sünneti seniyelerdendi.

Çocukken annemin babama yaptığını çok net hatırlıyorum. Ben eskilerin devam ettiği alışkanlık vs. nin mutlaka bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Yani kökümü elhamdülillah inkar etmem. Bu düşüncelerle hacamat hakkında edindiğim bilgileri özet olarak sizlerle paylaşmak istedim. Hatta nasip olursa bu işi öğrenmeyi ve devam etmeyi düşünüyorum.

Efendim önce şunu belirtmeliyim ki, hacamat çoğumuza çook uzak gibi gelse de özellikle Arap ülkeleri olmak üzere Almanya, Kanada, Çin, Malezya’dan, Avustralya’ya dünya da yaygın olarak kullanılan alternatif bir tedavi metodu.

Hacamat hakkında hadisler bakın ne diyor?:

Ey Muhammed kan aldırmaya (hacamata) devam et ve ümmetine de bunu emret” (Tirmizi Tibb 12, Ibn Mace Tibb 20 Müsnet I, 354)

“Damardan veya deriden kan aldırmak, tedavi olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır.”

“Sefer ediniz şifa bulunuz, oruç tutunuz şifa bulunuz, hacamat olunuz şifa bulunuz.”

Hayber’de zehirli koyun etinden zehirlendiği zaman, Cebrail (a.s) kendisine, hemen kafasının arkasından hacamat yaptırmasını söylemiştir. Ibn Ömer (r.a) söyle buyurdu: “Ben, Rasûlullah (s.a.v)’den su buyruğu işittim:

“Hacamat olmak aç karnına daha faydalıdır. Hacamat olmak akli ve hifzetme (ezberleme) gücünü arttırır.” (2) Yine bir Hadis-i şeriflerinde:

“Hacamat her hastalığa faydalıdır, uyanık olun hacamat olun.” buyurmuştur.

Hacamat efendimizin hem tavsiye ettiği hem de devam ettiği sünnetlerden. Hacamat  belli hastalıkların tedavisinden çok vücuttaki fazla kanın alınmasında kullanılan bir tedavi. Bu kanın vücutta bir çok rahatsızlığa sebep olduğununda da burada altını çizmek lazım. Hacamatla alınan bu kan temiz kan olmayıp bilakis vücuda zarar veren kirli kandır. Ve bu kanın vücuttan uzaklaştırılmasıyla vücuttaki kanın akışkanlığını artar  ve dolaşımı kolaylaştır.

Hacamat neden yapılır?

Hacamatın birinci hikmeti sevgili peygamberimizin (s.a.v.) sünneti olması ve Mirac’ta verilmiş olmasıdır. Onun her bir sünnetine uymanın ne kadar makbul olduğu hepimizce bilinmektedir.

Biz tabiki isin tıbbı yönüne bakacak olursak önce hacamat (kan aldırmak) damardan değildir. Kan bağışı ile hacamat tamamen değişik iki yöntemdir.  Hacamat vakum usulu ile vücudun çeşitli yerlerinden kan almaktır. Damardan değil. Hacamatla vücutta fazla kan kalp ve beyin sektelerine, sinirsel rahatsızlıklar, alerji gibi bir çok hastalığa sebep olmaktadır. Hacamatla; iste bu fazla kan ve deri altındaki kirli kanlar dışarı çıkartılır. Deri altındaki kılcal damarlardan kan dolaşımı normal dolaşıma nazaran daha yavaş yürüdüğünden dolayı yıllarca bu kanlarda kirlenme oranı artar. Bu sebepten dolayı vücutta çeşitli rahatsızlıklar (bas ağrısı, bel ağrısı, diz ağrısı, uyuşukluk, tembellik, ağırlık, v.s) bas gösterir. Hacamat ile deri altındaki bu rahatsızlıklara sebep olan kan dışarı çıkartılarak kanin rahatça dolaşması sağlanmış olur.

Hacamat nasıl yapılır?:

Önce, bardak vb. den oluşan kupa kan alınacak yere vuruluyor, orayı havasız bırakıp uyuşturuluyor. Ayni yeri neşterle et ile deri arasını 2 veya 3 milim çiziliyor. Sonra kupayı neşterlenen yere tekrar vuruluyor. Kılcal damarlardan kan gelmeye başlıyor. Bu genellikle üç defa tekrarlanıyor. Tedavi 20-25 dakika sürüyor. Ortalama 300-350 gram kadar kan çıkarılıyor.

(Hacamat yapılırken çizikler o kadar ince yapılır ki, çizilen yerler kabuk bile bağlamadan aynı gün iyileşme görülür.)

Hacamat yaptırmak 70 hastalığa şifadır..

  • Bas ağrısı, yarim bas ağrısı ve sinüzit
  • Tembellik, uyku fazlalığı 
  • Yüksek tansiyon ve seker hastalığı 
  • Prostat ve cinsel zayıflık
  • Sırt ağrısı, bel grisi (lumbago), diz ağrısı, yanlarda uyuşukluk
  • Hormon bozukluğu
  • Yumurtalık hastalıkları 
  •  Buna benzer bir çok kadın hastalığı

Hacamatın Faydaları: 

  • Kırmızı kan hücrelerini (alyuvarları) büyüten kanı katılaştıran, dolaşımı bozan fazla asitleri hacamatla vücuttan dışarı atabiliriz.
  •  Kan ve dokulardaki gaz ve toksinleri atar.
  •  Ödemleri çözer.
  • Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, vücuda direnç kazandırır.
  • Kan üretimi ile görevli organları uyarır.
  •  Beyin fonksiyonlarını canlandırır.
  • Ağrıları giderir.
  •  Hastalıkları önler. Bel, boyun fıtığı, eklem ağrıları, karaciğer, kalp hastalıkları, psikolojik hastalıkların ve bunun gibi tüm hastalıkların tedavisinde yardımcı olur.
    Hacamatta kanser’den kısırlığa kadar birçok hastalığa şifa vardır. Hacamatın faydası akılla bilinebilecek bir şey değildir, nakille bilinir.
    Hacamatın faydalı olduğu yaşlar, 7 yaş ile 70 yaş arasıdır. Kadınların adet nedeniyle hacamata ihtiyacı yoktur görüşü yanlıştır.
    Adet şifayı gerektirmez, şifa için hacamat olmaları gerekmektedir. Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) hanımları hacamat olmuşlardır.
    Büyük alimler 3 ayda bir hacamat olurlardı.

    Rasûlullah (s.a.v), bas ağrısından dolayı alnının her iki yanından, zehirlenmeden dolayı her iki omuz başı arasından, topuğundaki bir incinmeden dolayı da ayağının üzerinden kan aldırmıştır. (1) Rasûlullah (s.a.v)’in hanımları da hacamat yaptırmıştır. Rasûlullah (s.a.v): “Miraç’tan inerken hangi Melek cemaatine rastlasam, ey Muhammed (s.a.v)! ümmetine hacamat olmalarını emret dediler.” buyurmuştur.

    Londra Milli Hastanesinde ve Kopenhag Kraliyet hastanesinde hacamat’la ilgili Tıbbi araştırmalar yapıldı. Araştırmalar neticesinde kirli kan alınca, koyu kani bulunan hastaların beyinlerinden geçen kan akisi hızlandığı, kanin incelmesiyle, kandaki alyuvar yoğunluğunun azaldığı, hemoglobin seviyesinin düştüğü, böylece kalbin beyne daha rahat pompalama yaptığı tespit edildi. Ayrıca araştırmalarda, kan akisinin artmasıyla insanin ataklığının da fark edilir derecede arttığı görüldü. Hastalıklara karşı kan aldırmanın koruyucu bir rol oynayabileceği bu araştırmalarda ortaya çıktı.Hacamat hangi hallerde yapılmaz?:

    •  Hacamat çok ihtiyar ve zayıf kişilerde 
    •  Kalp Yetmezliği olanlarda
    • Bir yeri kesildiğinde kani durmayan kişilerde 
    •  Hamilelerde
    • Aşırı kansız kişilerde
    • AIDS HIV 
    •  Tansiyonu çok düşük olan kişilerde
    • Küçük çocuklarda 
    • Çok hassas ve korkan kişilerde kanlı hacamat yapılmaması tavsiye olunur, duruma göre kansız hacamat tatbik olunur.

    Kaynaklar:

    1-E. Davud Tip H. 3859. 3860, Tirmizi Tip H. 2052, I. Mace Tip H. 3484. 3484.

    2-Ibn Mâce, Kitâbu’t-Tib, 22.

    3-Buhâri, Tib 13; Müslim, Musakat 62, 63; Ebû Dâvûd Nikâh 26, Tib 3.

Cuma Yazilari / BU BİR OSMANLI SAVAŞ FERMANIDIR…

Tüm takipçilerin cuması mübarek olsun. Bu günkü cuma yazısı biraz uzun ama inanın vakit ayırmaya değer.

Yıl 1912, İngilizler Hindistan’ı işgal eder, Hindistan Kralı Osmanlı’dan yardım ister. Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmamakla birlikte 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan’a gönderir. 350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur, kalan 330 Osmanlı askeri Hindistan’a çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya başlarlar.

Mühimmat açısından kısıtlı olan Osmanlı askerleri birkaç günlük mücadeleden sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler ve 40 kadarı esir alınır, diğerleri de savaşta şehit olurlar. Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askerini, İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bir İngiliz gemisi Avustralya’ya geldiğinde, esir iki Osmanlı askeri gemiden bir yolunu bulup kaçarlar.

Bir sure sonra, adı Karadeniz diyarından Mentesoğlu Abdullah olan, baba mesleği dondurmacılığa, Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet de baba mesleği kasaplığa başlar.

1918’de Avustralya Çanakkale’ye asker çıkarır ve bizim iki Osmanlı askeri olayı duyarlar ve hemen buluşur, durum değerlendirmesi yaparlar.

Biz Osmanlı askeriyiz ve Avustralya’da yaşıyoruz. Avustralya devleti Osmanlıya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş, bundan dolayı biz de Avustralya devletine savaş açalım derler.

Alırlar kağıdı, kalemi ve yazarlar:

Sayın Avustralya Başkanı, Ekselans Hazretleri,

Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki, devletimiz Osmanlıya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale’ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız.

Bu bir “Osmanlı Savaş Fermanı “dır. Ekselanslarının bilgilerine duyurulur.

Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet,

Karadeniz diyarından Mentesoğlu Abdullah

İki Osmanlı askeri, Sidney’ in 250 km uzağında Karlıdağlar denilen bölgede önce virajlarda tren raylarını sökerek 3 tren devirirler. Üçüncü trende askeri mühimmat bularak silahlanırlar. Aynı bölgede 8 karakol basar ve karakollardaki askerlerin tamamını vururlar.

Ne olduğunu bir turlu çözemeyen Avustralya devletının sonunda iki Osmanlı askerinin yazmış olduğu mektup akıllarına gelir ve bölgeye 250 kadar asker gönderirler ve iki Osmanlı askeri araştırılmaya başlanır. Birkaç günlük araştırmadan sonra sıcak çatışma olur

Ve iki Osmanlı askeri bu karlı dağlarda şehit edilir.

İki askerin şu an mezarı Sidney’e 250 km uzakta Karlıdaglar’da ve mezarlarında fotoğraf çekmek yasak. Avustralyalılar iki Osmanlı askeriyle savaştık demek zorlarına gittiği için bu askerlerimize Hindistan asıllı diyorlar. Oysa Hindistan’da ne Karahisar diyarı, ne de Karadeniz diyarı diye bir bölge yok.

Bu bilgi Hindistan büyükelçiliğinin açıklamasından çıkarılmıştır.

Cuma Yazıları / Dul Kadın ve Evliyanın Kerameti

Tüm takipçilerimin cuması mübarek olsun.
Bağdat. Dul bir kadın…

Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.

Vakti tamam olunca bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır. Kadın pazara her hafata çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi.

- Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:

- Hoş geldin bacı, nereye gidiyorsun

- Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım.

- Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.

- Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi.

Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca, müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler, kadında daha fazla bir şey demedi.

Hazreti Şeyh kadına dönerek.

- Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar etti se alırsın.

- Pekala, diyerek gider, ertesi gün gelir.

- İpilik satıldı mı

Abdülkadir Geylani Hazretleri:

- İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.

Kadın bir hafta sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:

- Yarın gel, paranı al.

Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek üzere iken, Mürütler:

- Bir gün daha sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler.

Ertesi gün oldu. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek:

- Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda:

- Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.

Biz ellerimizi kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:

- Ya Sultanul Arifin bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik, dediler.

Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.

- Para geldi mi efendim

Şeyh bin altını kadına verirken:

- Benim satışım seninki kadar kârlı olmuş mu

Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani Hazretleri´ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.

Cuma Yazıları / Üç Çuval Yeniçeri Kıyafeti

Tüm inananların cuması mübarek olsun.  Bu cuma yine şanlı tarihimizin altın sayfalarından güzel bir yazı paylaşacağım. İnsan geçmişe bakınca Kur’an’ı Kerimden uzaklaştıkça bu dünya da da nasıl bir zillete düştüğümüzü düşünmeden edemiyor.

19.yüzyılda Almanya’nın Mülheim şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.

Fransızlar, her sene nehrin Almanlar’daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı.

O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

Mektupta şöyle denmektedir:

“Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet’in de halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın.”

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:

“Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir.

Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir.”

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar.

Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar’ın sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:

“Osmanlılar’dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir.”

Bu olay, Mülheimli’lerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülheim’a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.

Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıl dönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlarlar.

Bu olay Osmanlı’nın sadece bir yeniçeri kıyafetiyle Almanlar’ı Fransızlar’ın elinden ve talanından nasıl kurtardığını gösteren maziden elmas bir tablo olarak kalmaktadır.

Cuma Yazıları/ Yüzde Ellisi Eşek…

Tüm inananların cuması mübarek olsun…

 Benim tanıdığım ilk şiir kitabı Necip Fazıl’ın “Çile” kitabıydı… Saatlerce elimden bırakmadan okur, okurdum… Yaprakları sararmış çok eski bir baskısıydı bu kitap. Evlerimizde çocukların çeşitli konularda benimseyeceği ve özdeşleşeceği büyüklerin kitapların bulunması çok önemli. İlk şiirimi bu kitaptan esinlenerek yazmıştım ve haala yazarım…

Necip Fazıl, mahkemede sinirlenmiş. Hâkime:
– Burada bulunanların yüzde ellisi eşektir, demiş. Hâkim, sözünü geri
almasını istemiş. Şair buna yanaşmamış. Ancak hâkim diretmiş. İşin
…kötüye varacağını anlayan Necip Fazıl:
– Peki hâkim bey, demiş, sözümü geri alıyorum. Burada bulunanların yüzde ellisi eşek değildir.

Şunu Baştan Söylesene / Cuma Yazıları

Allah’in selami tüm inananlarin üzerine olsun. Hepimize aydinlik bir cuma diliyorum. 
Nasreddin Hoca tarlasında çalışırken oradan geçmekte olan birisi sormuş:
“Bey Amca! Falan köye kaç saatte gidebilirim?” Hoca, bu soruya herhangi bir cevap vermemiş. Adam aynı soruyu üç kere tekrarlamış; ama herhangi bir cevap alamayınca yoluna devam etmiş. Biraz yürüdükten sonra arkadan Hocanın:
“Evlat, gel!” dediğini işitmiş. Adam gelince de Hoca soruyu şu şekilde cevaplandırmış:
“Sen tam üç saatte oraya varırsın,” demiş. Adam sinirli bir şekilde
“Be bey amca! Madem biliyordun, şunu baştan söylesene,” deyince, Nasreddin Hoca şöyle savunmuş kendisini:
“İyi de, ben senin nasıl yürüdüğünü nereden bilebilirim ki.”

Dizileri Dize Getirmenin Yolu / Cuma Yazıları

Tüm takipçilere ve inanalara hayırlı ve hakkıyla yaşayacakları bir cuma diliyorum. Bu gün yıllardır içimi yakan bir konu ile ilgili bir kaç kelam edeceğim ve sözü işin uzmanı sayın Sait Çamlıca beye bırakacağım.

Bizim evimizde özellikle çocuklarımız doğduktan sonra malum bazı tv. kanallarını ya sildik ya da bazı karşılaştırmak yapmak üzere kumandanın en dip köşelerine kaydırdık. Asla çocukların ulaşamayacağı yerlere… O kanalların reklamlarını dahi çocuklara izletmizyoruz. Kaldıki o ahlaksız kanallardaki diziler! O dizilerin toplumun ahlaki yapısını nasıl parçaladığı bu dizileri yapanlarında, yayınlayanlarında, uzmanlarında malumu. Bu gerçeği göremeyen nedense bir tek ebeveyinler. İnanın anlamıyorum, bir anne baba gecenin bir yarısı o çirkin sahneler, çarpık ilişkiler, bozuk toplum düzeninin en çirkin yönlerini sergileyen bu dizileri, nasıl olur da yeni yetişen tertemiz bir dimağa izletme gafletine düşer. Canım yanıyor, çünkü bu evlatlar bizim yavrularımız… Bir çocuğun vaktinden önce kadın erkek ilişkilerini öğrenmesi, çeşitli dolandırıcılık, yalan, ve sahtekarlığı öğrenmesi, ona yapılacak en büyük kötülük! Siz o emantin sahibisiniz, size daha bilinçli olmak düşer. Ne olur eğer mutlaka izletecekseniz evlatlarınıza tv. programlarını seçerek izletin.  Belgeseller ve yine seçilmiş çizgi filmler izlettirin. Bunun hesabı bu dünya da da ahiretde de çok büyük olur!

Hava bile haram!

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı”, bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: 

“Her kula helâl, Müslüman’a haram!..” 

Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye… 

Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman’a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?..” diye çıkışmışlar adama.

Adam: – “Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…”dedikçe kadı kızmış: 

- “Ne delili, ne ispatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzurunu kaçırdın, katlin vâciptir!” demiş. Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:

 – “Nedir gerekçen?..” diye sormuş. Adam:

 – “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş… Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:

 – “De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de her kula helâl,Müslüman’a haram yazarsın?..” Adam, başı önünde konuşur:

 – “Delilim vardır, lâkin ispat ister.”

 – “Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?..”

 – “O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım…”

 – “Eeee?!..”-

 ”Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak…” Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, “ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş… Bir hafta dolunca, adam:

 – “Sultanım, artık bırakmak zamanıdır” demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler… Az zaman geçmiş ki, adam:

 – “Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım” demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar… Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine… Sultan:

 – “Bitti mi?..” demiş adama.

 – “Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.

 – “Şimdi nedir isteğin?..”

 – “Efendim, pâyitahtımız Bursa’nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimat edilen âlimini alınız minberinden…” Adamın dediğini yapmışlar, Ulucâmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler…Ve ne olmuş bilin bakalım?.. Bir ALLAH’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış… Geçmiş bir hafta, “Nerde imam” diye gelen-giden yok!.. Aptal ve cahil bir imam tayin edilmiş yerine, ne konuştuğunu kendi kulağı duymayan tam yobaz cinsinden biri… Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derdest edilen koca âlim için:

 – “Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”

 – “Kim bilir ne halt etti de tevkif edildi!..”

 – “Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara…”

 – “Sorma, sorma…”

 Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:

 – “Eee, ne olacak şimdi?.. Adam:

 – “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.” “Haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:

 – “Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?..”

Sultan acı acı tebessüm etmiş:

- “Hava bile haram, hava bile!..” demiş…

Tepkisiz olmak, yapılanlara razı olmak demektir. Bilgisayarın başında otururken www.rtuk.org.tr sitesini girerek tepkinizi dile getirebileceğiniz gibi 444 1 178 no’lu telefon numarasına şikayetlerinizi iletebilirsiniz.

Bu dizilere tepki verme niyetinde olmayanlar bilsin ki, bu dizilerin hedef tahtasında “evlatlarınız” var. Bir ülkenin en büyük hazinesi, o ülkenin geleceği olan çocukları ve gençleridir. Geleceğimizi karartanlara karşı sessiz kalmak, suça ortak olmaktır.

 Sait ÇAMLICA

Eğitimci – Yazar www.saitcamlica.com

http://www.saitcamlica.com/dizileri-dize-getirmenin-yolu/

Cuma Yazıları/ Hedefin Etrafı Temiz Olmalı

Tüm Takıpçilerimin cuması mübarek olsun.

Hicretin 8. Senesinde onbin kişilik İslam Ordusu ile yüz bin kişilik düşman ordusu şam yalınındaki Ma»te’de karşılaştılar. Abdullah bin Revaha yaralıydı ve bir et parçası yemekle meşguldü. Arkadaşı Cafer’in şahadet haberini alınca tekrar atına bindi ve çarpışmaya daldı. O sırada içinden gelen bir ses ona dedi ki:

    “Dünyayı sen mi düzelteceksin? Bak biraz sonra öleceksin. Halbuki Medine’de seni ömür boyu rahat yaşatacak hurmalıkların var. Ailen var. Kölelerin var… Dön geri!” Artık hedefin etrafı kirlenmiş, çalı çırpı ile kaplanmıştı… Açmak gerekirdi hedefin etrafını… Hedefi öyle yapayanlız görmeliydi. Ona ulaşmak için, bütün engellerden sıyrılabilmek bütün engelleri bertaraf edebilmek gerekirdi. Meşgul olacak ondan başka hiçbir şey kalmamalıydı. – Abdullah bin Revaha atının üstünde, içindeki sese şu cevabı verdi:

“Eşini mi düşünüyorsun? Onu boşadım. Köleler mi? Hepsini azad ettim. Medine’deki bağ ve hurmalık mı? Hepsini Resul-u Ekrem’e hediye ettim. Söyle ey nefis başka bir diyeceğin kaldı mı?” Etrafı çerden çöpten arınan hedef şimdi az ötede parıl parıl parlıyordu. – Ertesi gün, yüz bin kişilik düşman ordusu, on bin kişilik İslam ordusu karşısında geri çekilmek zorunda kaldı…Hedef Adamı, hedefe giden yolları ve hedefin etrafını tertemiz tutmaya mecburdur. Hedefinizin size en yakın olduğu an, aranızda hiçbir şeyin bulunmadığı andır.

 Hedefi tam görmenize müsaade etmeyen hiçbir şeye tahammül göstermemelisiniz.

 www.saitcamlica.com

Cuma Yazısı

 Tüm okuyucularıma hayırlı ve aydınlık bir cuma günü diliyorum. Bu günün hürmetine aç olana hayırlı bol rızk, derdi olana acil deva, hasta olanlara şifa, darda ve zorda olan tüm Muhammet ümmetine çıkış yolları nasip etsin rabbim.

.

Cuma Yazıları "Aman"

Bütün islam aleminin bu aydınlık cuması mübarek olsun.
Aman
Aman efendim, aman!
Galiba Âhir Zaman!
Manzarası yurdumun,
Tufan gününden yaman!
Göz görmez aydınlıkta;
Asümanedek duman.
Yer dumanmış ne çıkar,
Duman dolu âsüman.
Türk evi delik deşik;
Yıkı dökük hânüman.
Duraksız itiş kakış;
Süresiz karman-çorman.
Anne çocuk doğurur,
Köpek soyundan azman.
Beyinler zıpzıp kadar,
Mideler koskocaman.
Aziz fikir buğdayı,
Katıra mahsus saman.
Boş lâf, hep dalga dalga;
Uçsuz bucaksız umman.
Hayvanlık orkestrası:
Eşek, birinci keman.
Orman keleş, nebat kel;
Nebat adamlar orman.
Midelerde ihracat,
Günde beş milyon batman.
Bilmem kaç milyar harman.
Yangın evinde satranç;
Plân, reform ve uzman.
Tam bir buçuk asırdır,
Maymunlardan eleman.
Bizdeki hale nispet
Maymun taklitten pişman.
Hangi yol Türke uygun,
Hangi parti tercüman?
Çıkamaz meydanlara;
Camide mahpus iman!
Silah küfrün belinde,
Küfrün elinde, ferman.
Cehle sorarsan ilim;
Zehre sorarsan, derman.
Rahmet, meçhul kelime;
Bilinmez isim, Rahmân.
Kutsal kitaptır fuhuş;
Ahlâk, okunmaz roman.
Tarih, kontra gerçeğe;
Hürriyet hakka düşman.
Millete kasdedenin
İsmi milli kahraman.
Yere batsın bu dünya,
Bu dünyadan hayr uman!
Genç adam, at yorganı!
Sana haram, uyuman!
Aman, efendim aman!
Efendim, aman, aman!

N.F. Kısakürek 1964

Hadi Imanımızı Tazeleyelim…

 Cuma Müslümanın her hafta yinelenen bayramıdır…Cuma secdeye varmayan alınların haftada bir de olsa yönünü rabbine çevirmesidir. Cuma bize dayatılan boş, lüzumsuz ve amaçlı (sevgililer günü, babalar günü vs.) özel günlerin en güzel seçeneğidir. Siz, bir şeyleri kutlamak için bahane arayanlar…buyurun kendi köklerinize ait bir günü kutlayın, bir abdest alın…secdeye varın…ellerinizi açıp yaratana gönlünüzü, derdinizi açın… Ağlayın, birbirinizi tebrik edin, çocuklarınıza hediyeler verin…Hadi… bu gün cuma, hangi dine mensup olduğumuzu yeniden hatırlayalım… Hadi hep birlikte: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu”

Cuma Yazıları – Eğer Buraya Gelseydi…

  Tüm Muhammet ümmetinin Cuması mübarek ve bereketli olsun.

Harun Reşid, her sene Bizans imparatorundan vergi olarak çok para ve mal alırdı. Bir sene imparator, âlimlerle münakaşa etmek için ruhbanlar gönderdi: “Eğer bizi yenerlerse onlara vergilerimizi vermeye devam edeceğiz. Yok biz yenersek vermeyiz” dedi. Dört yüz Hristiyan geldi. Halife, bütün âlimlerin Dicle kenarında toplanmasını emretti. İmam-ı Şafii’yi çağırarak, Hristiyan ruhbanlara sen cevap ver dedi. Herkes Dicle kenarında toplandı. İmam-ı Şafii seccadeyi omzuna alıp nehre doğru gitti. Seccadeyi nehre atıp üzerine oturdu ve, “Benimle münakaşa etmek isteyenler buraya gelsin” dedi. Bu hali gören ruhbanların hepsi Müslüman oldu. Bizans imparatoru, adamlarının imam-ı Şafii’nin elinde Müslüman olduğunu öğrenince; “İyi ki, o buraya gelmedi. Yoksa buradakilerin hepsi Müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı” dedi.

Cuma Yazıları – Tüccar ve Papağan

 

Bu güzel cuma günü tüm dostları Allah’ın selamıyla selamlıyorum.  Cumamız bereketli ve mübarek olsun.

Hikayeyi ilk eşimden dinledim ve çok hoşuma gitti.  sağ olsun okumayı çok sever ve her gün bir dergi kadar çeşitli konularda yazılar okur, aklı selim sahibi aydınların konuşmalarını dinler. Okur dinler, dinler okur…. bu kadar şeyi nasıl aklında tutar şaşarım. Doğal olarak  okuduklarının  içinden ilginç bulduklarını da benimle paylaşır ve  bazen cuma yazıları için önerilerde bulunur. Ona teşekkür ediyorum…  bakalım Mevlana Hz. ne diyor:

Zengin bir tüccarın bir papağanı vardı. Kafeslere mahkûm edilmiş güzel bir kuştu. Bir gün tüccar Hindistan’a gitmek için yol hazırlığına başladı. Konağındaki herkesin, hatta kölelerinin, câriyelerinin her birine ayrı ayrı:

  “Sana Hindistan’dan ne getireyim, ne istersin?” diye sordu. Her biri ayrı bir şey istedi. Tüccar oldukça konuşkan olan papağanına da sordu:

  “Ey güzel kuşum, sana ne getireyim, sen Hindistan’dan ne istersin?” dedi. Papağan:

  Oradaki papağanları görünce benim hâlimi anlat ve de ki: ‘Falanı papağanı ben kafeste besliyorum. Size selâm söyledi. Ben gurbet ellerde kafeslerde sizin hasretinizle çile doldurayım, siz serbestçe ağaçlıklarda kayalıklarda dolaşın, bu revâ mıdır? Hiç değilse bir seher vakti ben garibi de hatırlayın ki, ben de birazcık mutlu olayım.’ dedi, de benim için; başka bir şey de istemem. dedi.

Tüccar kervanını hazırladı yola koyuldu. Günler geceler boyu yol gitti nihayet Hindistan’a vardı. Alışverişini yaptı, kimin ne isteği varsa yerine getirdi. Sonra aklına papağının isteği geldi. Gezinirken, bir kaç papağan gördü. Kayalıklara konmuş, bekliyorlardı. Atını durdurup seslendi:

      “Ben falan memlekette falan kişiyim, ticaret yapmak için buralara geldim. Benim bir papağanım var, size selâm söyledi ve böyle böyle dememi istedi.” dedi.

Tüccar sözlerini bitirir bitirmez o papağanlardan biri titredi, nefesi kesildi, düşüp öldü. Tüccar sözlerinden dolayı bin pişman oldu: “Ben ne yaptım, bu zavallı kuşun ölümüne sebep oldum. Galiba bu benim zavallı kuşumun bir yakını, candan seveni olsa gerek” diye düşündü. Kendi papağının durumuna üzüldüğü için öldüğü kanaatine vardı.

Aradan bir hayli zaman geçti, tüccar alış verişini bitirip memleketine döndü. Herkesin istediğini bir bir verdi. Papağanı kafesinde bu olanları seyrediyordu. Sonunda dayanamayıp tüccara sordu:

- “Benim istediğim nerede? Oralarda hemcinslerimi, papağan topluluklarını gördün mü? Ne söyledin, ne gördüysen bana anlat, beni de mutlu et.” dedi. Tüccar:

- Sevgili kuşum, kusura bakma, söylemesem daha iyi olacak sanırım. Çünkü halâ o saçma sapan haberi götürerek yaptığım câhilliğe yanmaktayım, olup bitenleri anlatmasam daha iyi olur, dedi. Papağan ısrar etti, bunun üzerine istemeye istemeye olanları anlattı:

-      Tarif ettiğin yere varıp dostların olan papağanları görünce senin sözlerini ve selâmını söyledim; içlerinden biri buna dayanamadı, üzüldü, titredi ve hareketsiz kaldı, sonunda öldü. Bundan dolayı çok pişman oldum, fakat nâfile, bir kere söylemiş bulundum, dedi. Tüccarın bu sözlerini dinleyen papağan kafesin içinde titredi, hareketsiz kaldı ve biraz sonra düşüp öldü. Bunu gören adamın aklı başından gitti, ağlayıp sızlamaya başladı, külâhını yerlere vurdu.

- “Ey güzel sesli kuşum sana ne oldu, neden bu hâle geldin, ben ne yaptım, başıma ne işler açtım!”  diye dövündü. Ağladı, ağıtlar yaktı. Sonunda ölü papağanı uygun yere gömmek için kafesten çıkarıp pencerenin kenarına getirdi. Oraya bırakır bırakmaz, papağan hemen canlanıp uçtu, bahçedeki bir ağacın yüksek dalına kondu. Tüccar buna şaşıp kaldı:

- “Ey güzel kuş bu ne haldir, anlat bana; bu hileyi nasıl öğrendin, beni kandırdın?” demekten kendini alamadı. Papağan konduğu yerden seslendi:

-      Sevgili efendim,  Hindistan’da gördüğün o papağan benim selâmımı alınca, düşüp ölmüş gibi yaparak bana bu haberi gönderdi. “Eğer kurtulmak istiyorsan, ölü numarası yap” dedi. Ben de gördüğün gibi, onun dediğini yaparak hapisten kurtuldum. Kısaca, öldüm ve kafeslerde tutulmaktan kurtulmuş oldum”, dedi.

Cuma Yazıları- Bir Çift Çorabın Kıssası

Takipçilerimi  Allah’ın selamıyla selamlıyor, hayırlı cumalar diliyorum…

Dünyaya geldiğin zamanı düşün,

Şen ağlardın, fakat gülerdi âlem,

Öyle bir hayat sür ki, senin gidişin

Sana sevinç olsun âleme matem.

 Hasan efendi adıyla meşhur bir ihtiyar vardı. Yaratılış gayesini iyi bilirdi. Ömrünü dînine hizmet etmekle geçirmişti. Mum dibine ışık vermez misâli, oğluna ne kadar nasihat etmişse de, oğlu söz dinlememişti. Ölüm döşeğindeyken oğlunu çağırıp der ki:

  “Oğlum bugüne kadar hiç bir nasihatimi dinlemedin. Son bir arzum var, onu bari yerine getir!” Oğlu merakla sorar:

  “Son arzun nedir, baba?”

  “Ben ölünce, yıkandıktan sonra, daha kefenlenmeden, hocadan müsaade iste, babamın vasiyeti var de, ayaklarıma çorap giydir?

“Baş üstüne babacığım. Bir çift çorabın ne kıymeti var. Söz veriyorum, vasiyetini yerine getireceğim.

“İhtiyar baba sevdiği bir arkadaşını da çağırıp ona der ki:

“Bu mektubu ben ölüp defnedildikten sonra oğluma vermeni rica ediyorum.”Arkadaşı kabul ederek mektubu alır. Gün gelir, ihtiyar Hasan Efendi, fâni dünyadan, baki âleme göç etmek üzere vefat eder. Meyyit yıkanıp, kefenleneceği zaman, oğlu elinde bir çift çorapla gelir. Hoca efendiye babasının vasiyetini anlatır. Çorapları kendi elimle giydireyim, der. Hoca, Mektubât-ı şerifi okumuş bilgili bir kimsedir. Hasan Efendinin oğluna der ki:

“Kefen üç parça olur. Çoraplarla dört, beş parça oluyor, bidattir, caiz değildir. Dine uygun olmayan vasiyetler yerine getirilmez.”

Bu işlerle pek alakası bulunmayan, Din-i Mübin-i İslam’ı sadece cenaze namazından ibaret sanan kimileri, mevtanın oğluna hak vererek ehl-i sünnet imâma itiraz ederse de, imâm efendi, münakaşaya meydan bırakmadan meyyiti hemen defin ettirir.

Defni müteakip Hasan Efendinin arkadaşı, mektubu çıkarıp oğluna verir. Oğlu açıp okumaya başlar:

“Oğlum, gördün, dünyada ne kadar çok malım, mülküm varken, bir çift çorabı bile ayağıma giydiremedin. Malımın hepsi dünyada kaldı. Kabre amelimle girdim. Benden ibret al! Nasıl yaşarsan yaşa sonunda öleceksin. O halde hemen tövbe et! Ahireti kazanmak niyetiyle yaptığın bütün işler dünya değil âhiret olur.

Cuma Yazıları – Nasıl Olsa Gülemez

Cumaya hürmet eden tüm gönüllerin cuması mübarek olsun…
 
 Çok zengin ama geçimsiz, dirliksiz bir adam bir cariye satın almak için esir pazarına gitmiş. Kendisine çok güzel bir cariye göstermişler. Adam beğenmiş. Fakat güldüğü zaman çirkin dişleri göze çarpıyormuş. Adam bu yüzden kararsızlığa düşmüş. Bu esnada yanında bulunan meşhur İzzet Molla bu geçimsiz adama akıl vermiş:

- Efendimiz, bu cariyeyi kaçırmayın. Nasıl olsa devlethanenizde ona gülmek nasip olmaz.

Cuma Yazıları…

Hepimizin cuması bereketli olsun.

Gazze ye ulaşan yardım konvoyundaki herkeslen Rabbım razı olsun. Yaralara bir nebze de olsa ilaç oldukları, en azından İslam alemine birlikle bazı şeyleri  değiştirebilecekleri  konusunda örnek oldular. Darısı uyuyan ümmetin başına…

Cuma Yazıları- Köşe

 

Geç kalmış bir cuma yazısıyla tüm dostları Allah’ın selamıyla selamlıyorum… Noel kirlerinin bulaşmadığı berrak ve hayırlı bir cuma dilerim iyi niyetler okuyan herkese…

Hazret-i Şems’i, konuşup nasihat etmesi için bir meclise davet etmişler. Hazret, meclise girer girmez, kapı eşiğine oturmuş. Kendisini baş köşeye davet edenlere de şu cevabı vermiş: 

  “ Adam adamsa oturduğu her yer köşe olur ona! Adam adam değilse, köşe bile eşik olur ona!”

Geç kalmış bir cuma yazısıyla tüm dostları Allah’ın selamıyla selamlıyorum… Noel kirlerinin bulaşmadığı berrak ve hayırlı bir cuma dilerim iyi niyetler okuyan herkese…

Hazret-i Şems’i, konuşup nasihat etmesi için bir meclise davet etmişler. Hazret, meclise girer girmez, kapı eşiğine oturmuş. Kendisini baş köşeye davet edenlere de şu cevabı vermiş: 

  “ Adam adamsa oturduğu her yer köşe olur ona! Adam adam değilse, köşe bile eşik olur ona!”

Cuma Yazıları-Yaşayan Herkesin Yolu Fıtrata Çıkar

Cumanız mübarek ve bereketli olsun..

Son zamanlarda beynimde bir çok konu uçuşuyor. Bu konuların çıkış noktası farklı gibi görünse de vardığı veya varması gereken nokta hep aynı.

Eminim bir çoğumuz alevlenen sağlıklı ve doğal yaşamla ilgili tartışmaların etkisinde kalıyoruz. Hatta etkisinde kalmaktan ziyade beynimizin süngere dönüştüğünü hissedip çaresiz boş gözlerle takip ediyoruz bu tartışmaları…

Sağlık sunan bitkisel reçeteler, genetiğiyle oynanmış gıda çıkmazı, çemberinden kurtulamadığımız hastalıklar, artan kilolar ve güya zayıflama diyetleri… Ve kimsenin pek de önemsemediği sağlıklı yaşam ve fıtrat ilişkisi.

Ben otu kökü içmeeem! Hap yok mu hap?

Bir zamanlar bitkisel reçeteleri güdümlü kafalarla “Koca karı” ilaçları suçlamasıyla adeta lügatimizden silmeye çalıştık. Geçmişten gelen tedavi yollarının bir çoğunun yıllar içinde deneme yanılma yoluyla kazanıldığı gerçeğini sildik beynimizden. Bizlerden çok daha sağlıklı olan ecdadımızın göz dolduran fiziki görüntüsü, yaşamdaki başarıları, aile ve toplum yaşantısındaki dengesini de görmezden geldik. Şimdiyse hastalıklı yaşantımızın çaresini bu hastalıklı yaşantıyı düzeltmeden, yine bitkisel reçetelerde arıyoruz. Bu yaşam tarzının getirisi olan sıkıntılara sıra gelmesi için önce bu benimsediğimiz yanlış tarzın tedavi edilmesi gerekir.

Yandım Allah! Mısır yerken ağzım yandı biber misin be mübarek?

Gıdaların genetiğiyle oynanamaya neden ihtiyaç duyuldu? Artan tüketim çılgınlığına cevap için daha fazla verim mi? Doymayan gözlerin bire bin alma çabası mı? Yoksa, Dünya vatandaşları ruhen ve bedenen ne kadar çürürse o kadar işime gelir düşüncesi mi? Cevabı ister bunlar, ister başka ister hepsi birden olsun sonucu bizim azla yetinmeyip de daha,daha, daha istememize çıkar.

 Hastayım hasta her yerim hastaaa!!!…

Artık hastalık deyince de aklımıza yaşını başını doldurmuş insanlar gelmiyor. Otuz yaşına varan herkes hastalıklar kaderi gibi kanıksıyor. Daha küçücük evlatlarımızın şeker hastalığı, kalp rahatsızlıkları, obezite ve bağlı hastalıklara yakalanmaları bizi artık şaşırtmıyor! Daha alerjik, daha kilolu, güya modern hayatın dayattığı gibi daha hantal olduk. ( Tüket ve daha rahat yaşa mantığı.) Çocuklarımız güven için de sokaklarda oynayıp enerji fazlalarını atamıyor, bedensel gelişimlerine yardımcı olamıyorlar. ( Yine inanç ve gelenekten şaşmamızın insan psikolojisi üzerindeki etkileriyle sıfırdan türeyen sapıklıklar…) Biz anneler canımızın canı evlatlarımızı acımadan hazır ve katkı maddeli gıdalarla besiliyor, kontrolsüzce bilgisayar başında aşındırıyor, aşırı himayeci yapımızla onları tembel ve çelimsiz karakterlere dönüştürüyoruz!

Peki bu zararı sadece çocuklarımıza mı veriyoruz? Elbette hayır. Bizim bilinçsiz ve pervasızlığımız tüm topluma direk veya dolaylı yoldan zarar veriyor. Satışa sunulan her şey cazip, geleneksel olan her şeyi Batılı yaşantıya uymuyor diye hayatımızdan çıkarırsak bu hastalıkların, sıkıntıların sonu gelmez elbette. Yaşantımıza anne ve ninelerimizin o öcü (!)gibi gördüğümüz yaşantılarından faydalı örnekleri katsak fena olmaz herhalde.

Pazartesi diyete başladım salı bozduuum!..

Bir çok isim altında çoğunun bilimsel gerçekle bile alakası olmayan sağlıklı yaşam ve zayıflama diyetlerinin hayatımıza getirilerini bir düşünün. Aslında işin kökü genetik yatkınlığı, vücut yapısı ne olursa olsun her kadın çubuk gibi olması gerektiği dayatması. Dayatma kelimesini bilinçli kullandım, çünkü dayatma illa silah zoruyla olmaz. Modern dünya da bu işler için artık çok başka yollar kullanılıyor. Kitlelerin bilinçaltını etkilemek, ona bir şeyi dayatma yapmadan dayatmak yazılı ve görsel basının sayesinde gerçekleşiyor. Bir taraftan süper marketler senin al, al, al… Diğer taraftan 34 bedene kadar düşen kadın elbise bedenine girmeye çalışacaksın ( Anneler 8 yaşındaki kızlarıyla aynı bedene giremeye çalışıyor neredeyse!) modaya uy!  Hastalanırsan ilacın bizden… Kiloların için biz sana diyetler yazar, zayıflama ilaçları üretiriz. Olmazsa tam teşekküllü hastanelerimiz emrine amade gel ve fazla yağlarından (!)kurtul! O da olmazsa  “Kişisel gelişim” (!)  l kurslarımıza katıl kendinle ve kilolarınla barış. ( Seni bu hale getiren biz değiliz ki ,zaten sen hazırdın biz sana yol gösterdik sadece.) Bu mantık size de hiç yabancı gelmiyor olmalı…

Bize düşen verilen her şeyi modernitenin getirisi baş tacı mantığıyla algılamamak. Bizim yol haritamız bizden olmayan toplumlar olamaz. Kendinden başkası gibi olmaya çalışan kendini de kaybeder.

Bizler incecik olmak zorunda değiliz. Biz gelecek nesillerin anası, bir uygarlığın medeniyetin devamıyız. Bizim görevimiz kendi hayat yoluna, kendi değerleriyle devam edebilecek bir nesil bırakmaktır. Bizler Müslüman Türk anneleriyiz, ağırlığımızı, zenginliğimizi bilelim.

Bütün bunlardan-yazının son unu okumayan eşimin çıkardığı gibi- doğal ve sağlıklı olan gıdalardan istediğimiz kadar yiyelim, biz zayıf olmak zorunda değiliz sonucunu çıkarmayın. Bütün bu çabalar gerek yok diyorum, yol rehberle kolaylaşır. Rehber edinmeyen bilmediği yolda kaybolur. Bizim rehberimiz bizi yaratanın çizdiği yol. Yani söze nereden başlarsak başlayalım sonu fıtrata çıkar. Efendimizin yaşantısını kendi hayatımıza giydirsek ne diyetler, ne hastalıklar- Allah’ dan gelen baş tacı, benim sözüm, yanlışların getirdiği rahatsızlıklar- ne huzursuzluklar ne dertler kalır geride? En azından biz kendi kullanma kılavuzumuzun talimatlarına göre yaşadık, değerlendirmeyi “O” yapacak deyip ruhen bir rahatlık duyarız.

Var olan gerçekleri bilim “Bulduum!” diye bağırmadan da görelim lütfen. ( inanç bilime elbette karşı olamaz ama biraz seçici ve bilinçli yaklaşalım. ) Bu günün bilimsel gerçeği bir kaç yıl sonra geçersiz ilan edilebilir veya belirli çıkar çevreleri tarafından maniple edilebilir ve edilmekte… Bilimin bulduğu ve bulacağı gerçekler açıp bakın bizim rehber kitaplarımız da zaten var. Bırakın bilim bizden alsın hayatın sırrını biz onda arayana ve yanlış sapaklarda kaybolana kadar…

Cuma Yazıları – Ak Sakallı

Cumanın hakkını veren, en azından kıymetini idrak eden herkesin cuması mübarek olsun.

Varna Savaşı’nda muharebe meydanında gezen II. Murad, düşman askerlerinin hep genç olduğunu görür. Komutanlarından birine sorar:

”Garip değil mi? Bu kadar ölünün içinde hiç ak sakallı görmedim. Hepsi genç, hepsi taze!  Komutan şu cevabı verir:

“Padişahım! İçlerinde bir ak sakallı olsaydı, başlarına bu felaket gelir miydi?

Cuma Yazıları – Necip Fazıl'dan Visal…

Tüm Dostların Cuması mübarek olsun…

Bu sabah Adem Solak’ın  Şiddeti Anlamak ( Ceza evi Görüşmeleri) kitabından  bir bölüm okudum. Başak Aydıntuğ ile yaptığı bir görüşmeye yer vermiş.  Bir evladın his dünyasında aile içinde yaşanan geçimsizlik vs. nin nasıl yankı bulacağının tüyler ürperten bir örneği.

Ben deki etkisi elbette derin düşünceler oldu ve  bu psikoloji cuma yazısını da etkiledi. Konuyla direk alakası olmasa da Üstad:  “Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!” diyor.  Aslında bir yerde sorun varsa orada İslamsızlık var anlamına geliyor bu. Yıllardır hep düşünmüşümdür: Cinayet, her türlü tecavüz, hırsızlık, psikolojik rahatsızlıklar, cinnet, şiddet ve akla gelecek her sıkıntının tek bir sebebi ve tek bir çaresi var. Sebep, İslam dışı Yaradanın emri dışında hareket! Çaresi insanoğlunun kullanma kılavuzu, kendi varlığının el kitabı olan Kur’an’ ı Kerim!..

Beni zaman kuşatmış, mekân kelepçelemiş;

Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş…

Perde perde verâar, ışık başka, nur başka;

Bir ânlık visal başka, kesiksiz huzur başka.

Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;

Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?

Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?

Fezada dipsiz sükût, duyulmazın sesi mi?

Rabbım, Rabbım, Yüce Rab, âlemlerin Rabbı, sen!

Sana yönelsin diye icat eden kalbi, sen!

Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!

Azap var mı âlemde fikir çilesine eş?

Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?

Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!

Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;

Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!

Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli?

Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?

Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;

Belki de benliğinden kaçabilene hazır.

Hâtıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!

Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!

O visal, can sendeyken canını etmek feda;

Elveda toprak, güneş, anne ve yâr elveda!

Necip F. K. / 1982

Efendimizden Kurban Sünnetleri…

Tüm dost ve takipçilerimin Kurban bayramını yürekten kutlarım.  Kurbanın kelime anlamı  yakınlaşma, yaklaşma yani Allah’a yakınlaşmadır. Bu manayı eğlenceye ve bol bol yemeye yakınlaşma olarak algılamayacağımız bir bayram diliyorum…  Hayırlı cumalar…

“Ey Allah’ın Resulü dediler, bayram günü kesilen şu kurban nedir?”

“Bu babanız İbrahim aleyhisselâm’ın sünnetidir” buyurdular Ashab: “Pekiyi, kurban kesmede bize ne gibi sevap var ey Allah ‘ın Resulü!” dediler

“Kurbanın her bir kılı için bir sevap” buyurdular Ashab tekrar: “(Kesilen kurban, koyun kuzu gibi) yünlü ise ey Allah’ın Resûlü (sevap nasıl olacak)?” diye sordular Aleyhissalâtü vesselam: “Yünün her bir kılı için de bir sevap var!” buyurdular.”

Hangi hayvan daha efdal?

Merak ediyoruz acaba hangi hayvanı kesmek daha efdal, deve mi, sığır mı, keçi mi, koyun mu? Cevabı bize Ebu Ümâme (radıyallahu anh) veriyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kurbanlığın en hayırlısı (boynuzlu) koçtur.

Hangi hayvanlar  kesilmez!

 “Kurbanlıklarda körlüğü belli olan kör, hastalığı açıkça belli olan hasta, (yürümeye mâni olacak derecede) topallığı açık ola topal, iliği kurumuş zayıf hayvanın kurban edilmesi caiz değildir.

“Hz Ali (radıyallahu anh) de şunları ekliyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (kurbanlık olarak keseceğimiz hayvanın) göz ve kulaklarına dikkat etmemizi, “Kulağı önden delinmişi veya arkadan delinmişi veya ortadan yarılmışı veya yuvarlak delinmişi kurban yapmayın” diye emretti.”

Bayram namazından evvel…

İbn-i Abbas (RA) Allah Resulunun(ASM) hem Ramazan bayramında hem de Kurban bayramında namazdan evvel gusletmeyi adet edindiğini söylüyor bize.

Namazdan evvel kurban kesenler:

Bazı kimseler kurbanlarını Bayram namazından evvel kesmişler Habib-i Zişan uyarıyor: “Namazdan önce kurban kesmiş olan (bilsin ki, kestiği kurban değildir, ailesine et takdim etmiştir), yeniden kessin!”(12)

Efendimizin bir adeti:

 Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ramazan bayramı namazında bir şeyler yemeden çıkmaz Kurban bayramında ise, namazdan dönünceye kadar bir şey yemez

Kurbanlıklara merhamet konusunda Efendimiz buyuruyor ki:

 “Allah Teala her şeye güzellikle, iyilikle muamele edilmesini emreder Öldürdüğünüz zaman işkence etmeden öldürün Hayvanları kestiğinizde zahmet vermeden güzelce kesiniz Biriniz hayvanı boğazlayacağı zaman bıçağını iyice keskin etsin, hayvana kolaylık göstersin”

***İbn-i Abbas da diyor ki; “Bir adam koyunu yatırmış, bıçağını keskin ediyordu Resulullah ona “Hayvanı iki defa mı öldürmek istiyorsun? Bıçağını onu yatırmadan önce keskin etsen olmaz mıydı?” dedi.

*** Abdullah İbni Ömer anlatıyor: “Rasûlullah Aleyhissalâtü vesselâm bıçakların bilenmesini ve hayvanlara gösterilmemesini emretti ve şu tenbihte bulundu: “Biriniz hayvan boğazlayınca boğazlamayı hızlı yapsın.”

*** Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah Aleyhissalâtü vesselâm’a koyunu kulağından tutarak yeden bir adam uğradı Aleyhissalâtü vesselâm hemen müdahale ederek: ‘Hayvanın kulağını bırak da boynunun kenarından tut!’ buyurdular.”

Cuma Yazıları – Eski Ailemiz, Yeni Ailemiz…

  Mübarek  zilhicce ayının bu ilk cumasının tüm dostlara hayır ve bereket getirmesini dilerim. Bu ay yapılacak her ibadet sair günler den çok çok faziletlidir.  Zilhicce ayın da yapılacak ameller için burayı  ziyaret edebilirsiniz.

Eski aile yapımızda, her evlenenin ev açması gibi bir sorun yoktu, ama yeni aile yapımızda var… Daha kız isteme safhasında dayatılıyor bu konu: “Kızımız ayrı oturacak”…

Böylece evlilik Peygamberimizin tavsiyesinin tam tersi istikamette zorlaştırılıyor.

“Ev alınacak (ya da kiralanacak), dayayıp döşenecek, perdeler şöyle, halılar böyle, mobilyalar filanınki gibi gösterişli olacak!”

Hiçbir şey ihtiyaca göre seçilmiyor, her şey “gösteriş” tutkumuza ayarlı! Maksat “Filanın kızına ne masraflar yaptılar” densin.

Yeni bir ev açmak, beyaz eşya almak, dayayıp döşemek dünya para… Dün de söylediğim gibi, bu parayla bir aile hiç çalışmadan birkaç yıl rahat rahat geçinebilir. Borç harç denkleştiriliyor, çaresi yok. Denkleştirilirken de aile tükeniyor. (Bazı bölgelerimizde bir de “başlık parası” belası var ki, akıl-mantık kitabına sığdırmak mümkün değil).

Gerçekten de eskiden böyle bir sorunumuz yoktu. Evlenen çiftler anne babalarıyla oturur, onların deneyimlerinden yararlanarak yeni durumlarına alışırlardı. Anne babanın nezaretinde “annelik”, “babalık” öğrenirlerdi.

Evlâtları tarafından terk edilen yaşlı ana babalar, ahir ömürlerinde “namerde muhtaç” hale geliyorlar. Kendilerini itilmiş, atılmış, terk edilmiş hissediyorlar. Tabiatıyla da mutsuz oluyorlar.

Durum gençler açısından da kötü aslına bakarsanız. Eskiden yeni aileler, ailedeki yaşlıların gözetimi altında kurulurdu. Deneyimsiz gençlerin zaman zaman geçirdiği sarsıntılar aile büyüklerinin sevecen müdahaleleriyle boşanmaya varmadan onarılırdı.

Şimdiki evlerde yaşlılar yok. İki tecrübesiz gencin oluşturduğu aile kurumu, ilk duygusal kavgada dağılabiliyor. Yani yaşlılarla aynı evi paylaşmak avantajlıdır… Bu avantajları şöyle sıralayabiliriz…

1. Genç evliler için ev arama zahmeti ortadan kalkar… Aileler bir sürü eşyaya para harcama derdinden kurtulurlar. (Eşyaya verilecek para daha önemli işlerde değerlendirilir).

2. Kurulu bir düzen olduğu için, gençler, yeni düzen kurmaya vakit ayırmazlar. (Dolayısıyla daha ilk günlerde yıpranmaz, yorulmazlar. Tabii bunlardan kaynaklanacak kavgalara da girmezler).

3. Gelin hanım kocasının sevdiği yemekleri bizzat kaynanasından öğrenme imkânı bulur. Annesinin oğluna nasıl davrandığını gözlemler ve zaman içinde bunları uygulayarak kocasını kendisine bağlar.

4. Yemek ve temizlik gibi önemli iki büyük derdi olmayacağından, kocasıyla rahat rahat gezmelere çıkabilir. Eve ayıracağı zamanı kocasına, (sonra da) çocuklarına ayırabilir.

5. Anne-baba kanalıyla da eve para girdiğinden (emeklilik vesaire), yeni evliler geçim sıkıntısı çekmezler.

6. İşten atılma korkusu hayatlarını cehenneme çevirmediğinden, mutlu olma ihtimalleri artar.

7. Aileye kaynana ve/veya kayın peder kanalıyla da para girdiği için, gelin hanım çalışmak zorunda kalmaz. Damat bey, aynı gerekçeden dolayı ikinci bir işte çalışmayacağından vaktinden önce çökmez. Tüm vakitlerini birbirlerine hasrederler.

8. Damat zaman zaman iş icabı geceleri de çalışacak yahut seyahatlere çıkacaktır. Bu durumda, evde anne-baba yoksa, gelin hanım yapayalnız kalır. Özellikle evliliğinin ilk yıllarında, alışmadığı bir muhitte, hatta kentte yaşadığı için yalnız kalmaktan ölesiye korkabilir. Korkusu sinirlerini bozacağından, başka biçimde eşine yansıtabilir. Böylece yeni ailenin ilk kavgaları başlayabilir.

9. Çocuklarıyla aynı evde oturan anne babalar, mutlu olurlar. Onların mutluluğu genç evlileri etkileyeceğinden tüm ailede mutluluk havası eser.

10. Hamilelik döneminde, deneyimli bir insanın ailede varlığı, ilk çocuğuna hamile olan genç bir gelin için büyük güvencedir. Eğer ailede tecrübeli biri yoksa, geçici süreler için yine annelerden yardım istenecek, böylece iki taraf da mecburen alışmadıkları ortamı paylaşacak ve büyük ihtimalle huzursuz olacaklardır. Bu da zaten stres içinde olan hamile gelini daha büyük bir strese sürükler.

11. Çocuklar, büyüme çağında, yalnız anne-babaya değil, dede ve nineye de muhtaçtır. Pek çok hayat dersini onlardan alırlar. Dede ile nine kavramı belli yaşlardaki çocuklar için bir sığınaktır. Annenin yersiz öfkelerinden ve zaman zaman şiddete varan çıkışlarından kaçan çocuk, dedesine yahut ninesine sığınır. Her biri hayattan alınma masalları, kıssaları, hikâyeleri ve hatıraları onlardan dinler. Hatta çocuklar, çıkarsız sevmeyi, yaşlı yakınlarını severek öğrenirler.

12. Anne-babaya sevgi, saygı; anne-babayı koruma, kollama, gözetme ve mutlu etme, zaten Allah’ın emri, Peygamber’in kavlidir. Bu itibarla ibadettir.

Demek oluyor ki, yaşlı anne ve babalarımızın yüreği cennetin kapısıdır. Onların yüreğine girmek demek, cennette gitmek demektir.

Yazının tamamını Yavuz Bahadıroğlu köşesinden okuyabilirsiniz.