Cuma Yazıları – Eski Ailemiz, Yeni Ailemiz…
20 Nov 2009 at 09:42 | In Cuma Yazilari | Leave a CommentMübarek zilhicce ayının bu ilk cumasının tüm dostlara hayır ve berekt getirmesi ni dilerim. Bu ay yapılacak her ibadet sair günler den çok çok faziletlidir. Zilhicce ayın da yapılacak ameller için burayı ziyaret edebilirsiniz.
Eski aile yapımızda, her evlenenin ev açması gibi bir sorun yoktu, ama yeni aile yapımızda var… Daha kız isteme safhasında dayatılıyor bu konu: “Kızımız ayrı oturacak”…
Böylece evlilik Peygamber-i Âlişan’ın tavsiyesinin tam tersi istikamette zorlaştırılıyor.
“Ev alınacak (ya da kiralanacak), dayayıp döşenecek, perdeler şöyle, halılar böyle, mobilyalar filanınki gibi gösterişli olacak!”
Hiçbir şey ihtiyaca göre seçilmiyor, her şey “gösteriş” tutkumuza ayarlı! Maksat “Filanın kızına ne masraflar yaptılar” densin.
Yeni bir ev açmak, beyaz eşya almak, dayayıp döşemek dünya para… Dün de söylediğim gibi, bu parayla bir aile hiç çalışmadan birkaç yıl rahat rahat geçinebilir. Borç harç denkleştiriliyor, çaresi yok. Denkleştirilirken de aile tükeniyor. (Bazı bölgelerimizde bir de “başlık parası” belası var ki, akıl-mantık kitabına sığdırmak mümkün değil).
Gerçekten de eskiden böyle bir sorunumuz yoktu. Evlenen çiftler anne babalarıyla oturur, onların deneyimlerinden yararlanarak yeni durumlarına alışırlardı. Anne babanın nezaretinde “annelik”, “babalık” öğrenirlerdi.
Evlâtları tarafından terk edilen yaşlı ana babalar, “ahir ömür”lerinde “namerde muhtaç” hale geliyorlar. Kendilerini itilmiş, atılmış, terk edilmiş hissediyorlar. Tabiatıyla da mutsuz oluyorlar.
Durum gençler açısından da kötü aslına bakarsanız. Eskiden yeni aileler, ailedeki yaşlıların gözetimi altında kurulurdu. Deneyimsiz gençlerin zaman zaman geçirdiği sarsıntılar aile büyüklerinin sevecen müdahaleleriyle boşanmaya varmadan onarılırdı.
Şimdiki evlerde yaşlılar yok. İki tecrübesiz gencin oluşturduğu aile kurumu, ilk duygusal kavgada dağılabiliyor. Yani yaşlılarla aynı evi paylaşmak avantajlıdır… Bu avantajları şöyle sıralayabiliriz…
1. Genç evliler için ev arama zahmeti ortadan kalkar… Aileler bir sürü eşyaya para harcama derdinden kurtulurlar. (Eşyaya verilecek para daha önemli işlerde değerlendirilir).
2. Kurulu bir düzen olduğu için, gençler, yeni düzen kurmaya vakit ayırmazlar. (Dolayısıyla daha ilk günlerde yıpranmaz, yorulmazlar. Tabii bunlardan kaynaklanacak kavgalara da girmezler).
3. Gelin hanım kocasının sevdiği yemekleri bizzat kaynanasından öğrenme imkânı bulur. Annesinin oğluna nasıl davrandığını gözlemler ve zaman içinde bunları uygulayarak kocasını kendisine bağlar.
4. Yemek ve temizlik gibi önemli iki büyük derdi olmayacağından, kocasıyla rahat rahat gezmelere çıkabilir. Eve ayıracağı zamanı kocasına, (sonra da) çocuklarına ayırabilir.
5. Anne-baba kanalıyla da eve para girdiğinden (emeklilik vesaire), yeni evliler geçim sıkıntısı çekmezler.
6. İşten atılma korkusu hayatlarını cehenneme çevirmediğinden, mutlu olma ihtimalleri artar.
7. Aileye kaynana ve/veya kayınpeder kanalıyla da para girdiği için, gelin hanım çalışmak zorunda kalmaz. Damat bey, aynı gerekçeden dolayı ikinci bir işte çalışmayacağından vaktinden önce çökmez. Tüm vakitlerini birbirlerine hasrederler.
8. Damat zaman zaman iş icabı geceleri de çalışacak yahut seyahatlere çıkacaktır. Bu durumda, evde anne-baba yoksa, gelin hanım yapayalnız kalır. Özellikle evliliğinin ilk yıllarında, alışmadığı bir muhitte, hatta kentte yaşadığı için yalnız kalmaktan ölesiye korkabilir. Korkusu sinirlerini bozacağından, başka biçimde eşine yansıtabilir. Böylece yeni ailenin ilk kavgaları başlayabilir.
9. Çocuklarıyla aynı evde oturan anne babalar, mutlu olurlar. Onların mutluluğu genç evlileri etkileyeceğinden tüm ailede mutluluk havası eser.
10. Hamilelik döneminde, deneyimli bir insanın ailede varlığı, ilk çocuğuna hamile olan genç bir gelin için büyük güvencedir. Eğer ailede tecrübeli biri yoksa, geçici süreler için yine annelerden yardım istenecek, böylece iki taraf da mecburen alışmadıkları ortamı paylaşacak ve büyük ihtimalle huzursuz olacaklardır. Bu da zaten stres içinde olan hamile gelini daha büyük bir strese sürükler.
11. Çocuklar, büyüme çağında, yalnız anne-babaya değil, dede ve nineye de muhtaçtır. Pek çok hayat dersini onlardan alırlar. Dede ile nine kavramı belli yaşlardaki çocuklar için bir sığınaktır. Annenin yersiz öfkelerinden ve zaman zaman şiddete varan çıkışlarından kaçan çocuk, dedesine yahut ninesine sığınır. Her biri hayattan alınma masalları, kıssaları, hikâyeleri ve hatıraları onlardan dinler. Hatta çocuklar, çıkarsız sevmeyi, yaşlı yakınlarını severek öğrenirler.
12. Anne-babaya sevgi, saygı; anne-babayı koruma, kollama, gözetme ve mutlu etme, zaten Allah’ın emri, Peygamber’in kavlidir. Bu itibarla ibadettir.
Demek oluyor ki, yaşlı anne ve babalarımızın yüreği cennetin kapısıdır. Onların yüreğine girmek demek, cennette gitmek demektir.
Yazının tamamını Yavuz Bahadıroğlu köşesinden okuyabilirsiniz.
Hindistancevizli Makaron (Macaron)
16 Nov 2009 at 13:04 | In Ana Yemekler | 8 CommentsMakaron olayına serbest yaptığım dalıştan sonra ”Makaron tarihine bir imza da ben den olsun.” demiştim ama sagolsun Zinnur’un hatırlatması üzerine bunu ben den daha önce bunu düşünüp uygulayanın Işıl olduğunu gördüm.
Olur mu olmaz mı derken denemiştim ve gayet güzle oldu. Böylelikle her türlü ceviz, fındık, fıstık benzerlerinin makaron yapımın da kullanılacağını da anlamış oldum.
Hindistancevizini öğütmek biraz zor olsa da zaten makaronun kolay olduğunu ben den başka idda eden de yok.:)) Yani makaron yapmak isteyen – ben kabul etmesem de – zorluğunu göze alıyor zaten. Ayrıca bakın ne kadar havalı görünüyorlar.:) “Ben yaptımmm, sen çatla!” demek için değmez mi dersiniz?
)))
Daha önce yaptığım çikolatalı makaron la aynı tarif, hindistancevizi ekmelem hariç.

Malzemeler:
- 70 gr. robottan geçirilmiş hindistancevizi
- 115 gr. pudra şekeri
- 2 yumurta beyazı
- 5 kaşık şeker
- Bir fiske tuz
Dolgusu:
- 60 gr. çikolata
- 40 gr. tereyağı
- 1/2 bardak sıvı krema
Yapılışı:
- Hindistancevizini mutfak robotuna koyun ve iyice incelene kadar çekin. Bu işlem biraz zor oluyor ama gayretle başararılamayacak kadar değil.
- Yumurta akları mikserin hızlı ayarıyla çırpılır.
- Köpük görüntüsünü alana kadar çırpmaya devam edilir ve yavaş yavaş şeker eklenmeye başlanır.
- Beş kaşık şeker her seferinde birer kaşık olmak üzere yedire yedire yumurta aklarına katılır ve cok sert bir kıvama ulasana kadar çırpılır.
- Bu aşama da normal beze hazırlandığı gibi orta sertlikte bir köpük oluşunca çırpmayı kesmeyin. Yeterince sertleşti sanarak bu hatayı yaptım ve sonuç hoş değildi. Çırpmaya devam ederek daha sert bir köpük oluşmasını sağlayın. Ben süre vermeyeceğim çünkü belli bir süreye sadık kalmadım. İlk yapışınız da olması gereken kıvamı anlamak için Zinnur’un verdiği süre olan 2 dakikayı ortalama olarak kullanabilirsiniz.
- Hindistan cevizini ve pudra şekerini karıştırıp hindistancevizinin biraz daha öğütülmesi için beraberce biraz daha çekin. (Aslında şart olmayan bir işlem ama hindistancevizinin hatırına bunu yapın.)
- Yumurta akları, toz karışıma yavaş yavaş iyice birbirine karışana kadar yedirilir.
- Hazırlanan karışım sıkma torbasıyla kagıt serilmis tepsiye bir eu ( ya da 1 ytl.) büyüklügünde sıkılır ve tepsiyi birkaç kez tezgahınıza vurarak içlerindeki hava kabarcıklarının çıkmasını sağlanır. Eger üzerleri pürüssüz bir hal almadıysa elinizi hafifçe ıslatıp sıkmadan kaynaklanan tepecikleri düzeltin.
- Bu arada kremasını hazırlamak için sıvı kremayı kaynama noktasına getirin ve ocaktan alıp çikolatayı ekleyin.
- İlk sıcaklığı çıkınca tereyağını katın ve iyice pürüssüz bir hal alana kadar çırpın.
- Tepsiyi el değmeyen bir yere kaldırarak makaronların kabuk tutmasını bekleyin. Ben size küçük bir sır vereyim: Ben saç kurutma makinamın soguk ayarında yaklasık yarım metre uzaktan elimle kontrol ederek kabuk tutmasini kolaylaştırdım. Dikkat edin sadece esinti gibi olsun hızlı üfürerek şekillerini bozmayın. Üzrelerine dokundugunuzda elinize yapismayacak bir kivamda olmali.
- Önceden ısınmış 175° deki fırında 10- 12 dakika pişirin. Ama bu süreyi sakın aşmayın.
- Tamamen soğuyan makaron kurabiyelerinizi şekil ve büyüklüklerine göre eşleştirin ve hazırladığınız kremadan 1 tatli kaşığı kadar birinin üzerine koyun ve diğer kurabiyeyi üzerine kapatın.
- En az 4-5 saat buzdolabında ağzı kapalı bir kutu içinde bekletin ve ondan sonra tüketin
Cuma Yazıları – Abdest ve Domuz Gribi
13 Nov 2009 at 10:04 | In Cuma Yazilari | 6 CommentsTüm dostlara hayırlı cumalar dileyerek, sizi çarpıcı bir yazıyla başbaşa bırakıyorum… Lütfen tamamını okuyun!
Abdest alırken ellerinizi kaç kez yıkadığınızı hiç düşündünüz mü? Reklamların etkisiyle olsa gerek, ilk defa abdest alırken ellerimizi ne kadar yıkadığımızı saydım. İsterseniz siz de sayın! Domuz gribine karşı elleri daha sık yıkama tedbiri, bana “Abdest üstüne abdest almak, nur üstüne nur gibidir!” hadisini hatırlattı. Rahmetli Onk. Dr. Haluk NURBAKİ Hocanın, “Namazın Sırları” adlı kitabında, abdestin insan sağlığına faydaları ile ilgili tespitleri çok çarpıcı. Bu tespitleri, hatırlamak ve hatırlatmakta fayda var.
Abdestin Dolaşım Sistemine Verdiği Sağlık Nimetleri:
Özellikle ağız, burun ve boynun iki yanının ile teması, kafa kaidesinin etki ile beyin dolaşımını zenginleştirir.
Bu sayede kalp ve dolaşım basıncı rahatlayacak. Bu sayede beyin ve sinir sistemi tüm uyuşukluklarından kurtulacaktır. Bugün sinir yorgunluklarının tek doğal ilacı olarak da gusül tarzında genel yıkanma en sağlıklı tedavi usulüdür.
Abdestin Korunma Sistemine Verdiği Sağlık Nîmetleri:
Korunma sistemimiz (mikroplara ve kansere karşı) bildiğimiz dolaşım sisteminden farklı; daha ince damar şebekesinden kurulu ayrı bir yapıya sahiptir. Bu sistem beyaz kan sistemi, ya da tıp ismi ile lenf sistemidir. Bu sistemin sağlıklı işlemesi de dolaşım sistemi kadar önemlidir. Üstelik lenf (beyaz kan) damarları kan damarlarından on defa daha incedir. Üşüttüğümüz zaman bir organda meydana gelen lenf damarı büzüşmeleri pek çok mikroplu hastalığın nedenidir (anjin, zâtürre, zâtülcenb vs.).
İşte abdest bu sistem için akıl almaz bir nîmettir. Onun kıldan ince damarlarını da esnek tutar. Hele bu sistemin özel merkezleri olan burun arkası ve boğazın sık sık yıkanması (gusül), korunma sistemimize yeniden güç ve hareketlenme kazandırır. Abdest ve guslün lenf sistemine kazandırdığı uyarı, tüm hastalıklar, hatta kanser gibi konularda fevkalâde ciddi yarar sağlar.
Abdestin Vücudun Statik Elektriğini Giderici Etkisi:
Tüm hücreler çevresinde belli bir statik elektrik vardır. Ancak vücudun tümü bu statik elektriğin olumlu dengesi içindedir. Bunu his dahi etmeyiz. Ne var ki, gerek havada artan iyonlar, gerek özellikle çağımızda bir mesele olan plastik giysiler, vücudun dış yüzünde elektron artmasına neden olur. Bu olay dıştan içe doğru bizi etkilemektedir. Özellikle sinir sistemi üzerinde ciddi rahatsızlıklar yaratır. Bir önemli etki de deri üzerindedir. Bahis konusu olan elektron artışı deri altındaki çok minik kasları yorar ve onların vaktinden önce esnekliklerinin kaybolmasına neden olur ki; bu sonuç yüzde kırışmaların baş nedenidir. Vücut kırışma ve sarkmaları da bu statik elektrikle yakından ilgilidir.
Vücudun statik elektriğinin aşırısını dışarı atmanın iki yolu vardır. Ya çıplak el ve ayakla toprağı elleyerek bir nevi toprak hattı yapmak. Ya da su ile yıkanarak bu elektronları dışarı aktarmak.
Size daha ilginç bir açıklama yapacağım. Abdest almada bu amaca özellikle dikkat edilmiştir. Bakın nasıl:
1) Su olmadığı zaman yapılan teyemmüm de tam bir elektron boşalmasıdır.
2) Durgun su, güneşte ısınmış su ve kullanılmış su ile abdest olmaz. Bunun bilimsel hikmeti: Bu tarz sular iyonizosyonunu kaybettiğinden, elektron boşaltma kabiliyetini yitirir.
3) Baş mesh edilmesi saçlardaki elektronları atmaktadır. Şu halde abdest, elektronları en tabii yoldan boşaltarak:
Yüze ve genelde derimize zindelik, güzellik verir. Çocukluğundan beri abdest alan nur yüzlü nineler bu sırra ermiştir. Sinirsel gerginliklerimizi, eklem ağrılarımızı yok eden ilâhi bir reçetedir.
Mikroplara karşı abdest silahı!
Hasta olan çocuk, ilaç kullanmak veya iğne vurulmak istemeyince, yavrusunu çok seven anne baba ne yapar? “Çocuğum istemiyorsa içmesin!” diyen bir annenin evladına sevgisini herkes sorgular. “İçmek istesen de istemesen de bu ilacı içecek, bu iğneyi vurulacaksın!” der anne. Çünkü evladının daha büyük acı çekmesini, daha kötü hastalıklara yakalanmasını istemez.
Abdest almanın faydalarını tekrar okuyunca, “Allah’ım, sen bizi ne kadar çok seviyorsun öyle. Bizi her türlü hastalıktan, mikroptan korumak için abdest ve namazı emretmen, bize olan sevginin en güzel ispatlarından birisi” diye düşündüm.
“Abdest Müminin silahıdır!” hadisi üzerine, yukarıda ki bilgiler doğrultusunda tekrar düşünmek gerek. Bulaşıcı mikroplara, salgın hastalıklara karşı insanı en iyi koruyacak silah, sık sık abdest almak olamaz mı?
Abdest almak, sadece manevi bir kalkan değil, aynı zamanda maddi bir kalkandır. Abdest almak, bulaşıcı mikroplara karşı insanı koruyan en etkili “aşı”lardan birisidir.
“Domuzdan post, gavurdan dost olmaz!” atasözü, içimize o kadar çok işlemiş ki, birçoğumuz batıdan gelen ilaçlara şüpheyle bakıyoruz. Domuz gribine karşı kullanılacak olan aşıların, sağlığa etkisiyle ilgili bir yorum yapacak değilim. Ancak biz, hem kendimize hem çevremize abdest aşısını daha iyi anlatabilmeliyiz.
Bizde Avrupa’ya abdest aşısı mı göndersek?
Tereyağlı Konya Gevreği (Yenilendi)
10 Nov 2009 at 20:40 | In Yöresel Yemekler | 15 Comments
Gevrek Kony’da ara öğünlerde çayın yanında yeniyor. Adı gibi gerçekten gevrek ve kıtır kıtır. Üstelik evde bulunan malzemelerle zahmetsizce yapılabilecek türden ve mis gibi tereyağ kokusuyla alışkanlık yapabilir.
Alışkanlık yapacağı konusun da oldukça ciddiyim. Biz de özellikle kış gelince Antep’in kahgesi ve Konya’nın gevreği can kurtaran gibi olur. Atıştırmak için elimiz sıkca kurabiye kutusuna gider.
Özellikle çaya batırarak tadı çıkıyor. Çayın tekrar içilecek halini bırakmasa da gevreği çaya batırdığınızda alacağınz tad hem buna değer hem o tadı başka bir şekilde alamssınız ben den söylemesi.
MALZEMELER:
- 500 g un
- 100 g tereyağ
- su, tuz, maya
YAPILIŞI:
- Bütün malzemeler yoğurulup hamur yapılır ve mayalandırılır.
- Mayalanan hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar koparılıp uzun çubuklar yapılır ve fırın kağıdı serilmiş tepsiye dizilir.
- Tepside tekrar mayalandırılıp, 175° de kızartılır.
- Kızardıktan sonra fırın ısısı 100° ye düşürülüp tamamen kuruması sağlanır.(Bu bir kaç saati bulabilir.)
Yunan Zeytini ve Bulgar Ekmeği
09 Nov 2009 at 10:43 | In Dünya Mutfaklari | 13 CommentsGeçenlerde görümcem mutfakla sıkı dostluğumu bildiğinden bana bir zeytin tattırdı ve nasıl bulduğumu sordu. Daha önce yediğim zeytinler den daha lezztli bir terbiyesi vardı. Bu tür meze benzeri ürünler satan bir Yunanlı’dan aldığını ve çok az bir miktara epey bir fiyat ödediğini anlattı. ‘Komşu komşu’ diye sohbet eden dükkan sahibinin doğal olarak zeytin terbiyesinin tarifini vermediğini ve benim bilip bilmediğimi soruyordu. Bir iki tattıktan sonra internetten epey araştırdım ama bir sonuç alamadım. Ama bununla yetinmek lavantine yakışmaz elbet.:) Zeytinin tekrar tekrar tadına baktım, ,iceledem, kokladım ve hemen harekete geçtim. Hazırladığımı görümceme tattırdığımda aynı terbiyeyi yapmayı becerdiğimi anladım.:)
Öyle ahım şahım bir malzemesi yok tek farkı anladığım kadar içine tadlandırıcı konmuş olması. Tadlandırıcının tadını çok iyi ayırt edebildiğimi düşünüyorum. Tadlandırıcı zeytin için en son düşüneceğim malzeem olsa da mutfak da asla dememek lazım bir kez daha gördüm.
Bulgar ekmeği görüntü olarak ekmeğe hiç benzemiyor, zaten tadı da ekmek gibi değil. Açma benzeri mis kokolu bir hamuru işi.
Benim yaptığım gibi ister Yunanlı eşlik etsin yanına isterseniz tam bir Türk… Arkadaşlığa açık, güzel görüntülü hoş bir tarif kendileri.:)
Zor elde ede edilen Yunan usulü zeytin tarifini ve Bulgar ekmeğini lavantin wordpress gururla sunar:
))



Bulgar Ekmeği:
- 200 gr. ılık süt
- 1 büyük yemek kaşığı tepeleme tereyağ
- 2 yumurta
- 1 çaykaşığı tozşeker 1 tatlı kaşığı tuz
- Yarım yaş maya
- 500 gr un
- Katlara sürmek için yumuşak tereyağı
Yapılışı:
- Süt, tereyağı, birbütün yumurta ve ikınci yumurtanın yanlız beyazı, – sarısı üzerine sürülecek – maya, şeker, tuz ve un karıştırılarak hamur yoğurulurulup mayalanmaya bırakılır.
- Mayalanan hamur dört bezeye bölünür.
- Her parca tekrar dörde bölünerek 16 adet kücük beze elde edilir.
- Dört tane beze teker teker tabak büyüklügünde açılarak yumuşak tereyğı sürülür ve üst üste konularak sıkıca sarılır. ( Tereyağı ne çok fazla olacak ne de sürülmeyecek kadar az olacak.)
- Diğer bezeler de dörtlü guruplar olarak ayni işleme tabi tutulur.
- Ortam sıcaksa bezeleri 15 dak. kadar buzdolabında bekletin.
- Hazırladığınız sarmaları 4-5 üçgen parçaya kesin.
- Ortaboy bir tepsiyi yaglayın.
- Sarmadan kestiğiniz parçaların uc kısımlsrını tepsinin ortasına kesilen tarafları tepsiye temas edecek şekilde resimde oldugu gibi dizin.
- Kalan üçgenleri tepsinin bos yerlerine dizip yumurta sarısı sürün.
- Bir süre tepside ikincimayalnma için bekletin ve 200 de kızarana kadar pişirin.
Yunan Usulü Zeytin Terbiyesi:
- Yarım çaykaşığı monosodyumgulotomat ( Sagliga zarali oldugu söyleniyor ama ben zeytinden aldigim tadin ona ait oldugundan eminim.)
- 1 diş sarımsak
- Bir iki yaprak maydanoz
- 300 gr. çekirdeksiz yeşil zeytin
- 2 kaşık zeytinyağı
- 1 kaşık sirke
Maydanozu ve sarımsağı ister robot isterseniz tahda üzerinde bulgur inceliğine gelene kadar bıçakla kıyın. Bu önemli bir ayrıntı, mutlaka çok çok küçük olmalı aldığımız öyle görünüyordu çünkü.
Diğer malzemelerle sarımsaklı maydonozu karıştırıp ister hemen isterseniz bir kaç gün sonra tüketin.
Yanlış anlaşımlasın bu tarifin aslına uyup uymadığını bilmiyorum, ben dilime gelen tatların ışığında hareket ettim.
Afiyet olsun…
Lavantin’den Tahıllı Tarhana
02 Nov 2009 at 10:21 | In Diger, Kendi Gelistirmelerim | 13 Comments
Ben öyle anadan nineden tarhana bilen biri değilim en başta onu yazayım. Hatta bu tür tarhana yı Almanya da tanıdım. Ama mutfak kurdu insanın içine düşmeye görsün mutlaka tarifler kurcalanıp ekleme ve çıkartmalarla yeni denemeler yapar insan. (Mutfak kurdu tabiri bana aittir kullanandan telif isterim ona göre.:))
Tarhanayı ilk denemeye karar verdiğimde neden belirli malzemelerle sınırlı olduğunu düşünmüştüm ve konabilecek uygun malzemeleri düsünmeye başlamıştım. Sonuç olarak benim tahıllı tarhana dediğim bur tarhana tarifi çıktı ortaya. Tarhana yapımına aşina arkadaşlarım normal tarhana dan çok daha lezzetli olduğunu söylüyorlar. Benim damak tadım bu konuda uzman olmadığından onların fikirleri benim için belirleyici oldu. Ve tarhanayı hep böyle yapmaya başladım.
Klasik tarhanalardan daha çeşnili bir tad arayanlar için buyrun tarifi:
Malzemeler:
- 2 kırmızı biber,
- 3 domates,
- 2 kurusoğan,
- 1 patates,
- 5 diş sarımsak
- 1 avuç kuru fasulye, 1 avuç nohut, 1 avuç kırmızı mercimek, 1 avuç yeşil mercimek, 1 avuç bulgur, 1 avuç pirinç, 1 avuç yarma, 1 avuç irmik
- 1 demet maydanoz, 1 demet dereotu, 1 demet taze nane, 1 demet kereviz sapı
- 1 kase yoğurt
- 1 yemek kaşığı biber salçası
- 1 çay kaşığı maya
- Aladığı kadar un
- 2 yemek kaşığı tuz
Hazırlanışı:
- Bir gece önceden nohut, fasulye ve yarmayı suya ıslayın.
- Ertesi gün ıslanan malzeme, kırmızı ve yeşil mercimek, bulgur, pirinç karıştırılıp üzerini biraz geçecek kadar su koyarak düdüklü tencere de haşlayın.
- Malzemeler haşlanırken yeşillik ve sebzeleri doğrayıp robottan geçirin.
- Haşlanan malzemenin suyunu süzün ve yeşillik ve sebzelerle karıştırın.

- Bütün malzemeyi yeterli miktarlarda robota koyup hep bereber bir kez daha çekin.

- Un konmadan önce böylesi iştah açıcı görünüyor.
- Un hariç bütün malzemeleri karıştırıp gerektikçe un ilavesiyle ele yapışmayan bir hamur yoğurun.

- Ağzı kapatılan hamuru kabardıkça yoğurarak ekşimeye bırakın.
- Bu süre kısa veya uzun olabilir ama 2-3 gün beklemenizi tavsiye ederim.
- Ekşiyen hamuru havadar bir yere serdiğiniz bezlerinüzerine yassı ve küçük parçalar halinde serin.
- Parçalar kontol ederek ters düz edin ve daha kolay kurumasına yardımcı olun.

- Elle ovalanacak kıvamda kuruyan tarhana hamurunu biraz ovalayıp robottan geçiririn. Bu aşamada tarhana yeterince kurumamaışsa makinada çekilirken zorlana birlirsiniz ama telaşlanmayın. Bez üzerine alarak bir süre daha havalandırabilirsiniz.

- Bulgur iriliğinde çektiğiniz tarhananın son aşaması olan kurutma işlemini ister büyük bir tepsiye yayarak 70-100° de isinan firinda isterseniz doğal yolla kurumaya bırakın. Ben yer sorunum olduğundan hep fırında kurutmayayı tercih ediyorum. Bu yöntemle daha çabuk kuruyup bir an önce tarhana telaşının bitmesini sağlıyor.
Gerisi sizin tarhana pişirme tarzınıza veya tarifinize kalmış. Ben pişirme tarifini eklemiyorum, bir ara belki onu da koyarım.
Cuma Yazıları – Yemeğe Yenilmek
30 Oct 2009 at 10:33 | In Cuma Yazilari | 4 Commentsİlk bakışta yemek sayfasıyla çelişen bir yazı gibi görünse de aslında tam yerinde bir yazı olduğunu düşünüyorum. Çeşitli lezzetleri denemenin onları hesapsızca mideye doldurmak olmadığına da dem vurmuş olurum böylece.
Hayırlı cumalar dostalar…
Sasani hükümdarlarından Ardşir Babegân, doktoruna:
“Bir günde ne kadar yemek yemeli?” diye sordu. Doktoru:
“Üçyüz gram kadar yeter.” dedi. Babegân:
“Bu kadarcık şey insana ne kuvvet verir ki?” diye bunu az bulunca, doktor şu karşılığı verdi:
” Bu kadarı seni taşır. Bundan fazla olursa sen onu taşırsın.”
Konya’nın Meşhuuuuur Tatlısı Sac Arası
26 Oct 2009 at 11:48 | In Yöresel Yemekler | 10 CommentsKonya’da bir iftar davetinde yeemiştim sac arasını ve hafızama kazınmıştı adeta. Ev sahibesinin misafirperveliğiyle sınırlarımı aşacaka kadar doşmuştumo gece ve o sırada sac arası sofraya arz-ı endam etmişti. İçimden” Kesinlikle bir lokma bile yediremezler, ben de yiyecek hal kalmadı.” diye geçiriyordum. Ama ev sahibesi teyzenin ısrarlı ve aynı zamanda bana yedirmeye kararlı sesiyle kendime geldim. Ve olanlar oldu… Tadına baktığıma bakacağıma pişman olduğum, tok karnına bile çok lezzetli gelen bu şey neydi? Sofradakiler hemen kısa bilgi verdiler – yanılmıyorsam manda kaymağıyla yapılıyor demişlerdi – ve yemem konusunda daha da ısrar ettiler. Benim içimden geçense birisi paket etmeyi teklif etse de şimdi götüremediğim lokmalara sahurda devam etsem düşüncesiydi.:)))
Ondan sonra bir daha tadına bakmak kısmet olmadı. O kadar kaymağı nerden bulacağımdiye hayal bile etmedim. y Geçen yıl yoğurt ve peynir sektörüne amatör dalışımdan sonra buzlukta kaymak birikmeye başlayınca da ilk fırsatta sac arasını denedim. Eşim ve oğlum mırıltılar içinde yediler ve benim yaptığıma adeta inanamadılar.
Kaymak bulma konusunda sıkıntınız yoksa mutlaka bir defa bile olsa bu harika tatlıyı deneyin.
Tarifimi aynı zamanda Porselen Demlik etkinliğinin ev sahibesi Nur arkadasıma gönderiyor kolaylıklar diliyorum.


Hamuru icin malzemeler:
- 2 yumurta
- çay baradağı sıvıyağ
- 1 çay bardagı ılık su
- Alacak kadar un
Içine sürmek için 650- 700 gr. kaymak ve üzerine serpmek için pudra şekeri. Eger serbet dökülecekse bildiğiniz usul şerbet hazırlayıp dökün ki, ben hiç şerbetli denemedim.
Yapılışı:
- Un, yag, yumurta ve suyla hamuru hazırlanır ve 15 dak. dinlendirin.
- Hamur iki bezeye bölünür.
- Birinci beze mümkün oldugu kadar ince baklavalık yufka gibi açın.
- Kenarlarda kalın yerleri kalırsa oraları keserek ayrın ve yufkayı oklavaya sarın veya bir bez üzerine açarak bırakın.
- ikinci yufkayıda aynı şekilde incecik açın.
- İkinci yufka ilk yufkanın büyüklüğüne gelince kaymağın yarısını yufkanın üzerine elinizle güzelce yayın.
- Kaymağın üzerine ilk açilan yufkayı serin ve kalan kaymagı da bu yufkanın üzerine sürün. İki katllı ve üzerlerine kaymak sürülmüş tek bir yufka gibi oluyorlar.
- Yufkaları bir ucundan başalayarak sarın, oldukca uzun bir sarmanız olacak.
- Bu sarmayı keskin bir bıçakla dört parmak kalınlığında kesin ve yağlanmış tepsiye birbirlerine değecek şekilde yerleştirin. Birinin kesilen tarafı diğerinin yan tarafına gelsin.
- Üzerine biraz tereyeğı veya benim gibi kalan kaymağı yahut hiçbirşey sürmeden önceden ısıtılan 185 derece de pişirin.
- Ilınan sac arasının üzerine pudra şekeri serperek servis yapın. Şerbetli denemediğim için nasıl oluyor bilmiyorum.
Afiyet olsun…
Cuma Yazıları – Malın Nerede?
23 Oct 2009 at 09:53 | In Cuma Yazilari | 4 CommentsCuma mümin için bir fırsattır, bayramdır, ibadetlerın sevaplarının katlandığı, musafahaların sıklaştığı, cuma namazından sonra el ele tutuşan mümininlerin gözlerinden birbirlerinin kalbine muhabbet aktığı bir kutlu zamandır.
Tüm dostların Cuması mübarek olsun…
Hasan el-Basrî, “Ben ölümden korkuyor ve onu sevmiyorum” diyen birine şu cevabı vermiştir:
“Malını geride bıraktığın için ölümü sevmiyorsun. Eğer malını ileriye (ahirete) gönderseydin, peşinden gitmek isteyecektin.”
Empanada
19 Oct 2009 at 09:17 | In Dünya Mutfaklari | 18 CommentsEmpanadayı gördüğümde bizim poğaça gibi birşey diye düşünmüştüm. Zaten hafife aldığım tarifler beni hep yanıltır. Bu da öyle oldu… İç dolgusundaki malzemelerin çeştliliği ve hamurun içerdeği yağ miktarından kıtır kıtır ağızda dağılan harika bir yemek oldu. Belki benim gibi düşünerek bu iç dolgusuna bir de yağlı hamur ne kadar ağır olur diye de düşünebilirsiniz ama yanılırsınız.
Gerçekten çok lezzetli ve yedikçe yemek istediğim bir tadı vardı. Gerçi biz hanımlar ne yesek yedikçe yemek istiyoruz, o da başka bir konu.:) Ama “Ucundan accık yerim.” diye kendinizi kandırıp denemenizi tavsiye ederim. Nasılsa azla yetinemeyeceksiniz ama yapana kadar kandırın işte kendinizi.:))))
Ekleme: Empanada nın vatanı olarak tek bir yer söylemek zor. Kökeninin Arjantin – hatta ismini Arjantin’in Salta şehrinden alır- olduğu tahmin edilse de, özellikle Güney Amerika, Meksika, Porto Riko,İspanya ve Filipinler’de içi doldurularak yapılan bir börek türü olarak yaygın olarak tüketilir. Ancak yapıldığı yerlerde iç malzemesinde farklılıklar gösterir. Benim yaptığım sanıyorum ki, Arjantin Emanadası.
Hamur malzemeleri:
- 350 gr. un
- 1,5 tatlı kaşığı tuz
- 100 gr. tereyağı
- 1 tane yumurta
- 1/3 bardak su (250 gramalık)
- 2 kaşık sirke
İç malzemesi:
- 100 gr. kıyma
- 2 kaşık zeytinyağı
- 2 tane yemeklik doğranmış kuru soğan
- 3 diş sarımsak
- 1 dolmalık biber
- 1 tane defne yaprağı ( Ben koymadım.)
- 2 ortaboy patates
- Kekik ve tuz (Kekik de sevmedığım için kullanmadım.)
- 3 dilim sucuk ( Yorum yazan hemen herkes sucuk meselsini sorunca fark ettim ki, sucuk yazmayi unutmusum.:))
Üzerine sürmek için suyla çırpılmış 1 yumurta
Yapılışı:
- Minik minik doğranmış sucukları bir tavada şöyle bir çevirip bir kenara alın.
- Sucuğu tavadan aldıktan sonra kıymayı rengı değişnene kadar hafıfce kavurun ve onu da bir kenera alın.
- Aynı tavaya zeytinyağıyla soğanları koyup, soğanlar yumuşayana kadar kavurun.
- Minik küpler halinde doğranmış biber, sarımsak ve tuzu (Kekik ve defne yaprağı kullanacaksanız bu aşamada onlarıda katın.) tavaya ekleyerek kavurmaya devam edin.
- Biberler pişince minik küpler olarak kesilen patatesleri de katarak patatesler hafif diri kalacak şekilde pişirin.
- Sucuğu ekleyin ve defne yaprağını çıkarıp soğumaya bırakın.
- Hamur için verilen malzemelerle orta yumuşaklıkta bir hamur yoğurun ve 12 bezeye ayırın.
- Fırını 200° de ısıtın.
- Bezeleri 12 cm. çapında açın ve soğumuş olan harçtan bir tarafına koyun.
- Hamurun boş tarafını dolu tarafın üzerine katlayıp kenarlarını kıvırarak kapatın.
- Diğer bezeleri de aynı şekilde hazırlayıp yağlı tepsiye altı tanesini dizip suyla çırpılan yumurtayı üzerlerine sürün.
- Her tepsiyi 25 er dakika veya iyice kızarana kadar pişirin.
Afiyet olsun…
Cuma Yazıları – Allah Kullarını Biz Farketmesek de Korur / Biraz İrice Kayseri Mantısı…:))
13 Oct 2009 at 10:33 | In Cuma Yazilari, Yöresel Yemekler | 9 CommentsCumaya değer veren herkesin cuması mübarek olsun…
Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim. Nehrin kenarında dururken, bir de baktım ki, görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor. Çok korkmuştum. Beni onun şerrinden koruması için Cenab-ı Hak’ka sığındım. Akrep nehre geldiğinde, sudan büyük bir kurbağa çıkıp akrebe doğru geldi. Akrep kurbağanın sırtına binip suyun üzerinde yüzüp gittiler. Bu bana çok şaşırtıcı gelmişti. Ben de onların nehrin kenarında takip ettim. Nehrin karşı yakasına geçtiklerinde, akrep kurbağayı bırakıp dalları büyük, gölgesi çok olan bir ağacın yanına gitti.
Bir de baktım ki, ağacın altında Allah’a asi bir genç mışıl mışıl uyuyor. Kendi kendime: “La ha’vle vela kuvvete illa billah. Bu akrep nehrin ötesinden buraya kadar, bu genci sokmak için geldi” dedim ve içimden, akrep gence yaklaştığı zaman hemen akrebi öldürmeğe karar verdim. Akrebe yakın bir yerde durdum. Bir de baktım ki karşıdan büyük bir yılan, genci öldürmek için, gence doğru geliyor. Bu sırada akrep yılanın üzerine hücum etti ve başını sokmaya başladı. Akrep yılanın ölmesine kadar başını sokmaya devam etti. Yılan öldükten sonra akrep nehre döndü.Kurbağa da onu orada bekliyordu. Akrep tekrar kurbağaya binip nehrin öte yanına geçti. Ben de arkalarında bakakaldım.
Sonra gencin yanına geldim, o hala uyuyordu, akabinde baş ucunda kendi kendime şöyle dedim :
- Ey uyuyan genç; Allah seni, sen fark etmesen de karanlığın içindeki her türlü kötülükten korur. Sen uyusan bile Allah uyumaz. O kullarına çok merhametlidir. dedim.
Genç benim bu sözlerim üzerine uyandı ve başından geçen olayları kendisine anlattım. Genç hemen tevbe etti. Bütün yapmış olduğu kötü davranışlarından vazgeçip, iyilerden oldu ve ölünceye kadar hayatı böyle devam etti. Allah ona rahmet etsin.
—————————————————————–
Tarifim Kayseri mantısı ama boyutlarına bakarak hormonlu, vs. yakıştırmalar da yapabilirsiniz, anlayışla karşılarım.:) Bir kaşığa kırk mantı sığmalı diye çok duymuşumdur, ancak henüz bu cesareti gösterebilmiş değilim. Antep yuvalamasında da ne kadar küçük olursa o kadar makbuldür ve bir çok yakınımda mercimekten büyükce yuvalamalar görürdüm. Annem de benim gibi düşünmüş olmalı ki, onun yuvalamaları da orta büyüklükte olur, küçük yuvarlayanlar furyasından uzak dururdu.:)
Mantı da bu tarifdeki gibi domates, yeşilbiber kullanıldığını hiç duymamıştım ama alışıldığın dışında hoş bir tadı vardı. Gerçi heralde ortak fikir olarak “Mantı olsun da, çamurdan olmadıkça bayılırım.” diye düşünüyor olmalıyız.:)) Sonuç da hamur, et, yoğurt gibi mutfak kültürümüzün ana malzemeler ile yapılıyor. Sevmeyen yok gibidir…
Konuyu ne çok dağıtıyorum son zamanlarda. Siz tarife okumadan sayfayı değiştirmeden ben sizi aşağıya yönlendireyim…

Malzemeler:
- 1.5 bardak un
- 1 çaykaşığı tuz
- 1 yumurta
- Yeterince su
Sosu için:
- 1 kaşık tereyağı
- 2 sivri biber
- 2 domates
- 1/2 kaşık biber ve aynı ölçü domates salçası
- tuz, karabiber
İç dolgusu:
- 150 gr. kıyma
- 1 tane kuru soğan
- Bir miktar maydanoz
- Karabiber, tuz, pulbiber
Üzeri için sarımsaklı yoğurt
Yapılışı:
- Hamur malzemeleriyle sert bir hamur yuğurulur.
- Kuru soğan çok küçük olacak şelikde kıyılır ve yine ince kıyılmış maydanoz, kıyma ve baharatlar karıştırılarak harç hazırlanır.
- Hamur unlu bir zeminde yarım cm. inceliğinde açılır ve bilindik usulle kesilerek kıymanın konacağı kareler hazırlanır.
- Hamurların üzerine nohut büyüklüğünde harç konarak dört kşşesi ortada birleştirilerek hazırlanan mantılar unlu bir tepside biriktirilir.
- Tamamlanan mantılar tuzlu suda haşlanır. Piştiğini anlamak için bir tane mantıyı bir tabağa birkarış yükseklikten atın ve mantı top gibi zıplıyprsa bu piştiğini gösterir. Tabi tadına bakarak da anlayabilirsiniz.
- Sos için domatesler küp biberler incecik kıyılır.
- Tereyağı tavada eritilerek önce bir süre biberler sonrada domatesler kavrulur.
- En son salça eklenerek kısık ateşde bir süre daha kavrulur.
- Haşlanıp soğuk sudan geçirilen veya geçirilmeyen mantılar sosla karıştırılıp servis tabaklarına konur.
- Sarımsaklı yoğurtla servis edilir.
Yorumsuz Bir Cuma Yazısı…
09 Oct 2009 at 09:28 | In Cuma Yazilari | 11 Comments…Gelelim vatandaşımızın iş durumuna:
| İşsiz | 29,4%, | İşci (Arbeiter) | 63,9% | Memur | 3,6% |
| Serbest işci (Selbstständig) | 3,2% | Soruya cevap vermeyen | 4,4% |
İş konusu pek iç açıcı değil. Vatandaşlarımızın yaklaşık üçde biri işsiz. Tabi genel olarak Almanya´da işsizlik oranı çok yüksek, fakat bu oran en yüksek Türkler arasında. Yani en çok işsiz olan Türkler.
Para durumunuda kısaca ele alalım:
| Geliri olmayan | 1,6% | 1250€ dan aşağı geliri olan | 50,2% |
| 1250€ ve 2000€ arası geliri olan | 39,7% | 2000€ ve daha çok geliri olan | 4,1% |
Tabi iş durumumuzu gözden geçirdikten sonra böyle bir sonuç bekleniyordu. Enteresan olan Almanlar`ın 30,2% 2000€´dan daha çok geliri var. Bu bizim ve Alman`ların arasındaki maddi uçurumu çok iyi gösteriyor.
Biraz da eğitim seviyemize göz atmamız gerekiyor. Çünke aile deyince akla tabiki çocuk eğitimide geliyor. Çocuğun doğup büyüdüğü, hayata hazırlandığı, iyi ve kötü istikametlerde şekillendiği yer ailedir. Demek ki aile çocuğun en mühim meselesi olan hayata hazırlanmasında en müessir rolü icra eden müessesedir. Aynı zamanda aile, insanlığın varlığı ve devamı için zaruridir. Aile yapıları sağlam cemiyetler ve toplumlar sıhhatli, aileleri huzurlu, fertleri mes´ud ve bahtiyardır.
İlk önce okul seviyemize bakalım:
| Okuldan diplomasız çıkan (ohne Abschluss) | 30,2% |
| Sadece Hauptschule diploması ( En Düşük Seviyeli Orta Okul) | 35,2% |
| Hauptschule diploması ve meslek sahibi (Orta Seviyeli Ortaokul) | 19,6% |
| Sadece Realschule diploması | 1,4% |
| Realschule diploması ve meslek sahibi | 2,2% |
| Sadece FHR yada ABİ diploması (Lise Bitirme Diploması) | 0,5% |
| FHR yada ABİ diploması ve meslek sahibi | 0,6% |
| Üniversite diploması | 1,4% |
Evet bu tabela durumumuzu ve geleceğimizi gösteriyor gibi. Neredeyse her üçüncü vatandaşımızın hiç bir diploması yok. Realschule diploması alamayanlar 85%. Üniversiteye gidipte kazananlar 1,4%.Araştırmaya göre en az üniversiteye gidenler Türkler. Ve, yazık ama gerçek, hiç bir diploma alamayanlar listesinde de başı biz çekiyoruz.
Bayern elayetin´de ki öğrencilerimizin gittiği okullar:
| Sonderschule ( Öğrenme zorluğu olan çocukların gönderildiği özel okullar. Türk çocuklarının bu okullara gönderek geleceklerini karartmaya çalışan öğretmenlede mevcut.) | 7,7% | Hauptschule | 70,9% | Realschule | 13,4% |
| Gymnasium | 7,2% | Başka okullar | 0,8% |
|
|
Ekleme: Almanya da ilkokul yıl sürer ve çocuğun seviyesine göre Hauptschule, Realschule veza en yüksek seviye olarak kabul edilen Gymnasium’a devam eder. Üniversiteye geçiş sadece Gymnasium’ dan yapılabilir veya diğer okullardan geçiş için ekleme yapılabilir. Diğer okullarda başarı gösteren cıcuklar için yine Gymnasim’a geçiş yapmak mümkün.
Buradada görüldüğü gibi öğrencilerimizin büyük bir çoğunluğu Hauptschule´ye gidiyor. Çok az sayıda gencimiz Gymnasium´a ve Sonderschule´ye gidiyor. İş bulma meselesinde yabancıların durumu zaten kötü olduğu için, bu tabloda müjde verici değil.
Bu verilerin ışığında Avrupa´da Türk aile yapısını çeşitli başlıklar altında inceleyebiliriz:
Çocuk Yetiştirmek:
İstatistiklerde gördüğümüz gibi yetişen gençligin eğitim seviyesi çok düşük. Bunun farklı nedenlerı vardır. Büyüklerimiz Türkiye´de eğitim gördükleri için Avrupa okullarına uyum sağlamakta zorluk çekiyorlar. Anne-babanın eğitimi yüksek olsa dahi çocuğa okulda yeterince yardım edemediği için çocuğun eğitim seviyesi düşük kalıyor.
Dini eğitim:
Dini eğitim konusunda 1. ve 2. neslin arasında büyük farklar var. 1. nesil çocuklarını, yani 2. nesli, hafta sonları Kur´an kurslarına, camilere götürürdü. Yoksa Avrupa´da kaybolup gitme ihtimali var. Fakat 2. nesil zaten Avrupa´da yetiştiği için bu tehlikeyi ya görememiş yada umursamamış, çünkü bu neslin çocukları, yani 3. nesil, camiden ve Kur´an´dan uzak yetişiyor. Yaşadığı ortam bunu yadırgamıyor aksine medeni bir davranış olarak görüyor.
Dil:
Gençlerimiz iki farklı dil ile büyüyor. Tabiki bir dilin getirdiği kültürel yapıda ister istemez benimseniyor. 1.nesilin almanca bilgisi nasıl yetersizse aynı şekilde 3.nesilin türkçe bilgisi yetersiz. Bu nedenle çoğu zaman anlayış ve ifade edebilme farkları ortaya çıkıyor. Bu farklılıklar yüzünden nesil çatışmaları kaçınılmaz oluyor.
Nesil Çatışmaları:
Genelde aile içi kültürel çatışmalar yaşanıyor. Gerek dil olarak gerekse kültür ve anlayış seviyelerinde anne-baba ve çocuk arasında çok büyük farklar var. Çocuklar okulda ve sokakta Avrupa kültürünü öğrenip yaşıyorlar. Evde ise türk kültürüyle karşılaşıyorlar. Bu nedenle çocuklarda iki farklı kimlik gelişiyor. Bu farklı kimlikler sayesinde hem çocuğun kendisinde, hemde anne-babasıyla çatışmalar oluyor.
Yaşadığımız Avrupa´da gayrimüslimlerin aile yapısıyla bizim milli, dini ve kültürel aile yapımız arasında dağlar kadar fark var desek yeridir…Aramızdaki farkları anlayabilmemiz icin işte bir kaç misal:Avrupa´lı nasıl yaşıyor? Yanıbaşımızda ki Avrupa ailesinin yapısı nasıl?
- 18 yaşına gelen bir Avrupalı genç, ya babasına kira ödemek zorunda, yada kendine başka bir ev bulmalı.
- Misafirlik anlayışı bu toplumda yoktur. Kimse birbirine „misafirliğe” gitmez.
- Aile arası irtibatın hiç önemi yoktur.
- Aile fertli önemli değildir. Bu nedenle çoğu Avrupa dillerinde ve kültürlerinde amca-dayı, teyze-hala, baldız, kayınço vs.. vs.. gibi terimler çok azdır. İki üç kelimeyle tüm sülaleyi saymak mümkündür .
- Tipik bir Avrupa ailesinde çocuklar anne-babalarına isimleriyle hitap ederler.
- Evlenmenin hiç bir değeri yoktur. Nitekim Almanya´da boşanma oranı 51%.
- Kariyer yapmak çocuk yapmaktan daha önemlidir. Bu nedenle kadın başı çocuk sayısı Almanlar arasında 1,4´e düştü.
Eriyip yok olmamak, maddi-manevi varlığımızı, benlik ve şahsiyetimizi korumak için kendi değerlerimize yeniden sarılmamız gerekiyor. Yani kısacası: Eski hal muhal, ya yeni hal, ya izmihilal.
Bu yazı Cemiş Şahinözün makalesinden alıntıdır.
Çikolata Soslu Kolay Pasta
05 Oct 2009 at 10:20 | In Pasta ve Tartlar | 12 CommentsBütün yazı canımız tatlı istedikçe dondurmayla geçirdik, ama artık tatlılara hayır diyemeyeceğiz. Aylardır Bayramda yaptığım dört tepsi tatlı ve baklava hariç hiç tatlı yapmadım. Tabi bu baklavaların resimlerini sizinle paylaşmadım, çünkü o kadar maharetli, anneden öğrenme baklava yapan arkadaş varken, benim gibi Antepli olup da hayatınca baklavanın yapılışını tv. gören birinin baklavalarının resmi çekilmez diye düşündüm:) . Gerçi acemiliğime rağmen yiyenler çok beğendi ama…
Konumuz tatlı anlaşıldığı üzere…:)) Ama nasıl yapsam da sözü resimdeki pastaya getirsem?.. Basit ama lezzetli bir pasta. Sıradan, bilidindik, alışıldık bir pasta da diyebiliriz ama benim en sevdiklerimden… Kakolu kek, muz, puding ve çikolata sosunu aynı kapda karıştırıp kaşıkla yesem de olurdu aslında, ama görenlerin tepkilerini hesap ederek malzemeleri sırayla dizmek daha akılcı olur diye düşündüm. yine de bir gün bu hayalimi gerçekleştireceğim inşallah.:) Pastanın malzemelerini karıştırıp kaşıklamak… Sanırım en çok kızımın hoşuna gider. kolay yiyebileceği için.:)

Kek malzemesi:
- 2 tane yumurta
- 1,5 bardak un
- 1 badaktan bir parmak eksik şeker
- 1/2 bardak süt
- 1/2 bardak sıvıyağ
- 1 vanilya
- 1 tatlı kaşığı kabartma tozu
- 2 kaşık kako
Arasına koymak için.
- 1 kutu süt kreması ( schlag sahne)
- 1 vanilya
- 1 paket hazır veya toz vanilyalı puding
- İsteğe göre muz, ama kullanmasanız da olur.
Üzeri için hazır satılan – içeriğinde zararlı katkı maddelerinden olmadığı üreticisine sorulmuş – çikolata soslarından kullandım.
Yapılışı:
- Toz pudingi paketin üzerindeki talimatlara göre pişirdim ve soğumaya bıraktım.
- Kremayı vanilyayla çırpıp buzdolabına koydum.
- Kek malzemeleriyle bildiğiniz usul bir kek hamuru hazırladım. (Sadece yumurta ve şekeri 3-5 dakika mikserle çırptım.)
- Keki kelepçeli kalıba döküp 180 de pişirdim.
- Fırından çıkan kek soğuyunca temiz bir ip yardımıyla tam ortasından yatay olarak ikiye kestim.
- Soğuyan puding ve kremayı yavaşça karıştırıp kek tabanın üzerine dikkatlice yaydım.
- Artan kremayı çocuklarla birlikte afiyetle yedim.
- Kekin üst katını puding karışımının üzerine yine dikkatlice yerleştirdim.
- Buzdolabına koydum ve servis öncesi çikolata sosunu üzerine döküp servis saptım.
Cuma Yazıları – Alimin İnfakı / Tereyağlı Bazlama
01 Oct 2009 at 10:10 | In Hamurisleri | 7 CommentsKendisine “Bütün fakirlere infak etsen daha iyi olmaz mi?” dediler.
Malzeme:
- 5oo gr. un
- 1 yemek kaşığı tereyağ
- Bir paket yaş maya
- Tuz, su
- Tüm malzemeler karıştırılıp yoğurulur ve mayalanmaya bırakılır.
- Mayalanan hamurdan yumurta büyüklüğünde bezeler hazırlanır.
- Bezeler merdaneyle tatlı tabağı büyüklüğünde açılır. Bu aşamada isterseniz ve vaktiniz varsa ikinci mayalanmaya bırakmak için hazırladığınız açmaları bir örtü üzerine dizin ve üzerini kapatıp bir saat kadar bekletin. Sonuç daha güzel olacaktır.)
- Açılan yufkalar kızgın sac veya teflon tavaya atılır ve fazla bekletmeden hemen tersi çevrilip sıcak yüzeye tereyeğı sürülür.
- Tereyağı sürülen taraf tekrar alt üst edilerek diğer tarafa da tereğı sürülür ve iki taraf da pişirilir.
Dikkat edin tava veya sacınız çok fazla kızgın olmasın.
Afyon Şepiti
28 Sep 2009 at 10:05 | In Yöresel Yemekler | 7 CommentsSayfamı takip eden tüm dostları muhabbetle selamlıyorum… Bu kadar uzun bir ara vereceğimi ben bile tahmin etmezken, aradan ne kadar zaman geçmiş meğerse. Hiç bir mazeretimin kalmadığını hazır farketmişken yeniden başlamak lazım, aksi takdirde bu rehavet üzerimden gitmeyecek. Daha doğrusu tembellik…
Güzel bir yaz geçirdik, ramazanı ağırladık ve bayramı uğurladık derken blogların tekrar cıvıldama mevsimi geldi. Büyük hedef kitle olan Türkiye’ de de okullar açıldı ve herkes tekrar yerli yerine oturdu sanırım. Yani yeni tariflere Allah’ın izniyle devam edelim…
Yöresel yemeklere kendimi bildim bileli bir merakım olmuştur. Tv. de gördüğüm anadolu kokulu hiçbir yemek tarifini kaçırmam ve çoğunu denemişimdir. Ama bloglar bu yönden de zengin bir çeşitlilik sunuyor meraklısına. Afyon şepitinin tarifi sevgili arakadaşım binbir çeşniden Saliha’ya ait. Biz çok beğenerek yedik. Görüntüden lezzetini tahmin ediyor olmalısınız zaten, fazla söze hacet yok.

Malzemeler:
- Yarım tavuk veya ona denk kemikli, bütün parçalar halinde tavuk
- Un, su ve tuzla hazırlanmış orta boy tepsi büyüklüğünde 3-4 adet kuru yufka ( Yufkalar için 1-2 bardak un, tuz ve suyu karıştırıp orta sertlikte bir hamur hazırlayın ve bezelere bölün. Her bezeyi sac üzerinde yakmadan iyice pişirin ve açıkta bırakarak kurutun.)
- Karabiber, tuz
Yapılışı:
- Tavuk iyice haşlanır tuz ve karabiber ilave edilir.
- Yufkaların içine sığabileceği bir tepsiye tavuk suyu konur ve yufkalar bu suda altlı üstlü ıslatılır.
- Cam vs. bir tepsiye ıslanan yufkalar yapışmasın diye buruşturularak üst üste serilir.
- En üste parçalara ayrılan tavuk yerleştirilip tepsiyle servis yapılır.
Yanına yoğurdun çok yakıştığını düşünüyorum…
Afiyet olsun…
Cuma Yazıları – Osmanlıda Ramazan Hazırlıkları /Alman Usulü Patates Salatası
28 Aug 2009 at 09:03 | In Cuma Yazilari, Dünya Mutfaklari | 21 CommentsTüm Muhammet ümmetinin cuması mübarek olsun.
Osmanlı toplumu, ramazana, “misafir” muamelesi yapardı. Ramazan hürmetine evler, dükkânlar, sokaklar, meydanlar köşe-bucak temizlenir, bir sürü imkânsızlığa rağmen her yer tertemiz edilirdi.
Maksat ramazanı dolu dolu yaşamak, yaşatmak ve hoşnut göndermekti.
Maksat, biraz olsun ramazanlaşabilmekti.
Bunun için kesenin ağzı açılırdı. Ramazana günler kala alışveriş edilir, bu sayede -şimdi tıpkı yılbaşılarda, yahut “Anneler Günü”, “Sevgililer Günü” gibi Batı dayatması olgularda yaşandığı gibi- ticari hayat canlanırdı. Esnaf maişetini kazandığı, halk ramazanı coşkuyla karşılayabildiği için mutlu olurdu.
Darulhilâfe (hilâfet merkezi İstanbul) yer yer süslenir, ramazan öncesinde karanlık olan sokaklar, yine ramazan hürmetine, son derece itibarlı bir misafir karşılanacakmış gibi, ışıklandırılırdı.
Bu arada insanlarda da büyük tebeddülât (değişiklik) olurdu. Oruç tutmaya niyetli olan herkes şehir hamamlarına âdeta hücum eder, günahlardan arınmak niyetiyle yıkanırlardı…
Sonra büyük camilerden birinin tanınmış imamına başvurup huzurunda “tövbe-i Nasuh üzre tövbe” ederlerdi. Çünkü ramazana “tövbekâr” girmek isterler, eski günahlarını bir daha işlememe “azm-ı cezm-i kast-ı musammem” eylerlerdi.
İlk teravihler, özellikle selâtin camilerinde bayram yerine dönüşürdü…
İnsanlar en iyi elbiselerini giyer, özene-bezene sakladıkları kokuları sandıklardan çıkarıp sürünür, her taraf mis gibi kokardı…
Yanlarında saf tutacak mü’min kardeşlerinin huşu ve huzurunu bozmamak için, o günlerde soğan, sarmısak gibi şeyler yenmez, ayrıca maydanoz ve karanfil gibi, hoş kokular saçan bitkiler çiğnenirdi.
Kısacası camiler, şimdiki gibi, ter ve çorap karışımı kokmazdı! (Bunu yazarken sıkılıyorum, ama camilerimizin kokmasında sentetik halıların da rolü büyük. Eskiden halılar saf yün olduğu için kokuyu emerlerdi)
Gayrimüslimlerin (Müslüman olmayanların) yoğun olarak yaşadığı Fener, Balat, Hasköy gibi semtlerde bile meyhaneler, ramazana hürmeten kapanır, kapıya, o meyhanenin ramazan boyunca kapalı kalacağına ilişkin bir kâğıt yapıştırılırdı…
Hiçbir gayrimüslim, yahut Müslüman açıkça yemez, içmezdi. Bunun yasak olması bir yana, bu davranışın özünde, oruç tutanlara karşı duyulan saygı vardı. (Eskiden farklı dinlere mensup vatandaşlar bir birlerinin inancına böyle sayfı gösterirken, şimdi aynı dinin mensupları asgarî bir saygı kırıntısı bile göstermeyip ramazanda oruçlunun suratına sigara dumanı üflüyor, televizyonlar “ramazan programı”nın hemen arkasından müstehcen yayın yapıyorlar)
Ramazan-ı mübareki coşkuyla karşılama geleneği, benim de çocukluğumun en güzel anılarından birini oluşturur. Ramazandan birkaç gün öncesinden karşılama seremonisi başlar, bu çerçevede tüfekler atılır, oyunlar oynanır, zikirler çekilirdi.
O gün bugündür, zihnimde ramazan bir coşku olarak kaldı. Her ramazan öncesinde hâlâ o çocuksu coşkuyu ve ramazan sevincini içimde hissederim.
Yavuz BAHADIROĞLU /habervakti.com
………………………………………………………………………
Alman tatlılarını, pastalarını bazan denerim ve içlerinde beğendiklerim de çoktur. Ama yemekleri konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bu salata gibi bazı istisnalar hariç.
Salatanın malzemelerini duyduğumda biraz şaşırdım ve açıkcası garipsedim. Tuzotu bir salatada kullanma fikri elbette kulağa tuhaf geliyor. Ama mutfak meraklıları bilir ki, hiç beklenmedik birliktelikler beklenmedik tatlar oluşturur.
İftar sofralarınıza yakışacak,oldukça lezzetli Alman usulü patates salatasını denemenizi tavsiye ederim.

Malzemeler:
- 500 gr. patates
- 1 kuru soğan
- 1 tatlı kaşığı hardal
- 6-7 kornişon turşu
- 1 kaşık tuzot
- 1/2 bardak su
- 2 kaşık sirke
- Tuz, karabiber
Yapılışı:
- Tuzot ve su karıştırılıp küçük bir tencerede bir taşım kaynatılıp sogutulur.
- Patatesler haşlanıp salatalık şekilde doğranır.
- Soğan minik küpler şeklinde salatalıklar halka halka doğranır ve patatesle karıştırılır.
- Tuzotlu kaynamış su ve diğer malzemeler eklenir ve güzelce karıştırılır.
Servis önerisi: Salatayı 3-5 saat bekleterek patateslerin soslu suyu iyice emmesini beklerseniz tadı daha da güzelleşecektir.
Ayrıca isteğe göre bir kaşık mayonez ve bir kaşık yoğurt ilave ederek daha tanıdık bir tad elde edebilirsiniz.
Afiyet olsun…
Cevizli Pare
23 Aug 2009 at 10:00 | In Dünya Mutfaklari, Tatlilar | 8 CommentsCeviz ve çikolatayı pek de birbirine yakıştıramayanlardandım, cevizli pareyi deneyene kadar. Yıllar öncesi tv. den almıştım tarifini. Altında tereyağlı kıtır kurabiyemsi bir tabaka, üzerinde bol çikolata ve göz dolduran bütün cevizler… Isırınca yüzünüze yayılan gülümsemeye engel olmak biraz zor oluyor.:)
Ramazan da tatlı yemeye bile fırsat olmuyor bana göre, çünkü geceler kısa. Ama bunun misafiri var tatlı krizi var her ihtimale yapıp ma aile ağzınızı tatlandırın.

- 1 bardak şeker
- 1 bardak erimiş tereyağı
- 2 yumurta sarısı
- 2 bardak un
- 1 paket vanilya
- 1 çay kaşığı kabartmatozu
Üzeri için: 200- 250 gr. iri parçalara kırılmış ceviz ve 70-80 gr. acı çikolata. ( Asıl tarifinde acı çikolata var ama sevmeyenler şeker miktarında azaltma yapıp sütlü çikolata da kullanabilir.)
Yapılışı:
- Fırın 160° ye ısıtılır
- Şeker, vanilya ile karıştırılıp yumurtalara yavaş yavaş eklenir ve hemen hemen şeker eriyene kadar uzun bir süre çırpılır.
- Tereyağı ilave edilip bir süre daha çırpılır.
- Toz malzemeler karıştırılıp çırpılan karışıma yavaş yavaş ilave dilerek yine çırpma işlemine devam edilir.
- Hamur kek hamuru gibi sıvı değil ama kurabiye hamurundan da katı olacak.
- Yağlanmış tepsiye hazırlanan hamur yayılıp düzgünce bastırlır, bıçakla istenilen şekilde dilimlenir.
- Fırına konulup 30- 35 dak. pişirilir.
- Fırından çıkarınca sıcaklığını kaybetmeden kırılan çikolata parçaları düzenli bir şekilde üzerine konur ve erimeleri sağlanır.
- Eriyen çikolataların üzerine ceviz parçaları serpilip biraz bastırılarak yapışmaları sağlanır.
- Tamamen soğuyunca dilimlenen yerlerinden ayrılarak servis yapılır.
Arnavut Böreği
20 Aug 2009 at 09:36 | In Yöresel Yemekler | 7 CommentsRamazanın tetiklediği paylaşma isteğimle herkese merhaba… Aslında bir süre daha sesiz kalmayı planlıyordum ama mübarek günlerin yaklaşmasıyla konumuz olan yemeklerin de gündeme oturduğu bir döneme giriyoruz.
Uzun süre yazmayınca toparlamak biraz zor oluyor fark ettiğiniz gibi.:) Ama olsun, konu yemek olunca edecek bir iki kelam elbet bulunur.
Arnavut böreğinin adını eminim siz de benim gibi çok duymuşsunuydur. Ama tadını bilmeyenler için denenemesi gereken ve bence kolay yapılabilen bir börek. Hazır yufkalı börekler gibi şipşak olmasa da el açması börekler kategorisinde orta kolaylıkta bence.
Ramazanın maneviyatına yakışan, abartısız sofralarda ağız tadıyla yaşayacağınız iftarlar dilerim…


Hamuru için malzemeler:
- 500 gr. un
- tuz, su
İç malzemesi:
- 300 gr. kıyma
- 2 tane soğan
- Bir miktar maydanoz
Ayrıca yarım bardak sıvıyağ ve açmak için bir miktar nişasta
Yapılışı:
- Kiyma tavada rengi dönene kadar kavrulup ince kiyilmis sogan eklenir ve bir süre daha kavrulup alti kapatilmadan tuzu, karabiberi ve maydanozu konur.
- Un, su ve tuzla yumusak olmayan bir hamur yogurulup 15- 20 dak. dinlendirilir.
- Hamur ikiye bölünerek her parca 15 bezeye ayrilir, böylece otuz beze hazirlanir. ( Gözünüz korkmasin cok zahmetli degil.)
- Nisasta ve bir miktar un karistirilarak yufkalari acmak icin kullanılır.
- Her beze tabak büyüklügünde acilir aralarina yag sürülür ve üst üste konarak 15 beze tamamlanir (En üste yag sürülmez.)
- Hazirlanan acmalar buzdolabina konarak diger beze gurubu de ayni sekilde hazirlanir ve dolapdaki acmalar alinarak yerine acılan diğer açmalar konur.
- Buzdolabindan alinan birinci gurup acmalar böregin yapilacagi tepsi büyüklügünden biraz daha büyük olacak sekilde acilir.
- Acilan yufkala uclari ortada birlesecek sekilde katlanarak acilan zeminden kolayca alinir ve yaglanan tepsiye biraz burusturularak ve kenarlari disari sarkacak sekilde serilir.
- Hazirlanan harc esit bir sekilde yufkanin üzerine yayılır ve dolapdaki diger acma gurubu da ayni sekilde tepsiden büyük olarak acilir.
- Dolapdaki diger acma gurubu da ayni sekilde acilir ve tepsinin üzerine yine biraz burusturularak tam tepsinin büyüklügüne gelecek sekilde serilir.
- Alttaki yufkanin kenarlari üste katlanir ve börek resimdeki gibi ücgenlere kesilir.
- Bardakta kalan yagla böregin üzeri yaglanir ve 190 de pisirilir.
Yanına bir çorba ve salatayla ilk iftar karşılanır…
Yoğurulmayan Ekmek veya Yoğurmadan Ekmek…
14 Jun 2009 at 13:33 | In Hamurisleri | 15 CommentsYemek blogu sahibi olmak böyle birşey olsa gerek, dumanı üstünde tatları paylaşmak ve o heyecanı başkalarına da aktarmak… İlk duyduğumda yoğurulmayan ekmek fikri, hamur yoğurma makinası olan biri olarak bana hiç de cazip gelmemişti. Ne özelliği olabilirdi?.. Tek farkı çooook uzun zaman alması diye düşünmüştüm.
Yemek denemelerinde çekingen olan bir arkadaşımla konuştuktan ve ekmeği biraz arştırdıktan sonra kararımı vermiştim… Dün akşam 19.00 da malzemelerini karıştırıp bıraktım. Ertesi gün 11.00 de bezin arasına sarıp bir buçuk saat bekleterek 12.30 da pişirdim… Tabi önce bilindik resim çekme faslı başladı ki, benimki biraz uzun sürer hep… Çekim yaparken maksat yeşillik olsun:) diye bir ucunu ısırıp bıraktım ve ağzımdaki o tada inanamadım! Kuru ekmek yiyenlerden, hele hazırladığım bir pasta, kurabiye, ekmek benzeri şeylerin hemen üzerine atlayanlardan değilim. Ama daha resim malzemelerini bile toparlamadan bir ilk olarak dolaptan muhammarayı ve daha önce yaptığım Antep peynirini alıp gelmem bir oldu.:) Aslında kuru yemek daha güzel olacaktı…
Bu ekmek mayalı ekmek tarihindeki en büyük yeniliklerden biri olarak kabul ediliyor. Ekmek üzerine otorite olan ve olmayanların yazdığı bir sürü yazı ve yorumlar var, ama ben deneyen ve ekmek işinin ucundan kıyısından tutmaya çalışan biri olarak çok beğendim. Zaten verdiğim araya rağmen tarif yayınlıyor olmam olayın ciddiyetini gösteriyordur.:))
Süre olarak 13- 18 saat arsı değişiyor ve benim ilk denediğim ekmek 8 saat sonra pişmeye hazırdı, yani kabarmış ve üzeri göz göz olmuştu. Birinci ve ikinci denemem arasında bir misli saat farkı var ama 8 saat mayalanan ekmek de çok nefisti. 18 saate gerçekten ihtiyaç var mı bilmiyorum çünkü 6 saatin sonunda tarif edildiği gibi göz göz olmuştu… Ama sanırım hamurun uzun süre de mayalanıp ekşimesi gerekiyor.
Tarifdeki farklılık sadece yoğurulmaması, az maya kullanılması ve uzun zaman bekletilmesi değil. Hamurun kıvamı normal ekmek hamurlarına göre daha cıvık, adeta mayalanmış haliyle tezgaha boşaltıveriyorsunuz. Bu pişerken hamurun içindeki nemden dolayı üzerinin çıtır bir kabuğa sahip olmasını sağlıyor. Satılan o çıtır çıtır ekmeklerin buharlı fırınlarda pişirilerek kabuk oluşumu sağlandığını duymuşsunuzdur.
Diyer bir özelliği ağzı kapalı bir kap da pişirilmesi. Bu da yine kabuk oluşması için gereken buhar ortamını sağlamakta yardımcı oluyor.




Malzemenin ilk karıştırılıdığındaki kıvamı böyle, ama daha sulu da olabiliyor.

İki saat beklemek üzere derin bir kap içinde… Ben çukur bir makarna süzeği kullandım.
Malzemeler:
- 3 bardak un (250 gr. lık bardak)
- 1 çaykaşığı büyüklüğünde yaş maya (Asıl tarifi bir çay kaşığı kuru maya.)
- 1 bardak + 2 yemek kaşığı su
- 1 – 2 tatlı kaşığı tuz
Yapılışı:
- Bütün malzemeler geniş bir kase, yoğurma kabı vs. içinde kaşık yardımıyla karıştırılır.
- Üzeri plastik folyo ile kapatılıp mutfağın bir köşesinde unutulmaya bırakılır.:)
- Mayalanma süresi olan 13- 18 saat tamamlandıktan sonra temiz bir beyin üzerine bolca un, mısır unu, yulaf hatta irmik ve susam karışımı – ikinci de bunu denedim nefis olsu- yayılıp hamur kaseden bezin üzerine boşaltılır.
- Üzerine de ele yapışmayacak kadar un serpilerek hamur bir iki kez katlanır ve kat yeri altda kalacak şekilde bırakılır.
- Derin bir kabın içine bezin uçlarından dikkatlice tutularak bezle birlikte yerleştirilir. ( Bu yöntemi portakal ağacından Hatice yazmıştı.)
- Bu şekilde 1 -2 saat üzeri unlanarak örtülüp bekletilir.
- Bekleme işleminin dolmasından yarım saat önce fırın 210° - 250° ye açılır ve içinde pişirilecek kap kapağıyla birlikte sııtılır.
- Kızgın kap dikkatlice fırından alınıp mayalanan ekmek yavaşca sıcak kaba aktarılır, kapağı kapatılıp fırına konur ve 30 dakika agzı kapalı 20- 30 dakika da kapağı açılarak pişirilir.
Sezon Finali…
25 May 2009 at 09:45 | In Ana Yemekler | 9 CommentsAbuk sabuk bir yığın dizinin hayatlari esir aldığı devrin moda cümlesi “Sezon finali”. Ben de kullandım ama sırf maksat muhabbet olsun diye.:)
Havalar ısınınca insanın canı ne yemek ister ne blog gezmeleri… Tatlı, hamurişi vs. diye mutfaklara yönelme zamanı gelen kadar ziyaretçileri arşivime yönlendirerek, ”Kahveler sade, bana müsade.” diyorum…:)
Ben yine buralarda olacağım inşallah, yani acil sorularınız ve söylemek istedikleriniz olursa en geç 3 gün için de yanıtlarım.:)

Cuma Yazıları – En Beceriksiz İnsan…
22 May 2009 at 09:30 | In Cuma Yazilari | 4 CommentsCumaya hürmet eden herkesin cuması mübarek ve bereketli olsun… Rabbimin dostluğuna layık olmamız dileğiyle…
Halid bin Safvan’a:
“En aciz, en beceriksiz insan kimdir?” diye sormuşlar. O da bu soruya şu cevabı vermiş:
“En aciz, en beceriksiz insan; dost aramayandır. Ondan daha acizi, daha beceriksizi ise, bulduğu dostu kaybedendir.”
Lavantin Soslu Patates Salatası
16 May 2009 at 21:01 | In Kendi Gelistirmelerim, Salatalar | 12 Comments
- 3 kasik kati yogurt
- 1 kaşık schmand ya da crem fraiche veya herhangi bir krem peynir olabilir.
- 1 kaşık mayonez
- 4-5 tane kornişon turşu
- 1 paket hazır toz salata sosu
- 1 tutam dereotu ( Fazla kaçırmayın tadı baskın olmasın.)
- 1 kaşık sirke
- Tuz
Eşlik edeceği yemeği kendi zevkinize göre seçin…
Tavuk Kapama
10 May 2009 at 14:03 | In Yöresel Yemekler | 19 CommentsBu gün canım yemek hakkında yorum yapmak istemiyor. Sizi bu güzel görüntü ve tarifiyle başbaşa bırakıyorum…

- Yarım iri parçalara ayrılmış tavuk veya üç but
- 1 bardak pirinç
- 1 tatlı kaşığı karışık salça
- 1 adet kuru soğan
- 1 tane domates
- Sıvıyağ
- Karabiber, tuz
Yapılışı:
- Tavuk parçalarını biraz sıvıyağda güzelce kavurun.
- Doğranmış soğanları ilave edinve kavurmaya devam edin.
- Salça ve domatesi de ilave derek bir süre daha kavuruyorup üzerini örtecek kadar su, karabiber, tuz ilavesiyle pişmeye bırakın. (Bu işlemi düdüklüde yapmak daha uygun olacaktır.)
- Yıkanmış pirinci cam vs. bir tepsiye yayıp üzerine pişen tavuk parçalarını güzelce yerleştirin.
- Tavuğun suyundan 1,5 bardak kadarını tavukların üzerine gezdirip orta derecedeki fırına ağzı kapalı bir şeklide koyun. (Pirincin suyunu her zaman yaptığınız pilav gibi ayarlayabilirsiniz.)
- Asıl tarfide fırınlamadan önce üzerine nane serpiliyormuş ama ben koymadım.
Cuma Yazıları – Besmele… / Biga Peynir Helvası
06 May 2009 at 10:09 | In Cuma Yazilari, Yöresel Yemekler | 9 CommentsHayirli ve bereketli bir cuma dilerim…
Bir Kadın her söze ve işe başlarken besmele çekermiş. O kadının birde münafık bir kocası varmış. Besmele çekmesine çok kızarmış. Hanımını Besmele ile ilgili bir işte mehcup etmeye karar vermiş.
Bir gün hanımına, içerisinde para bulunan bir kese verir, “Bunu sakla , sonra senden isterim” der.
Hanımı keseyi Besmeleyle bir yere koyup üzerini örter. Kocası, hanımın haberi olmadan gidip keseyi alıp ve kuyuya atar. Sonra gelip hanımından keseyi getirmesini ister.
Kadın keseyi koyduğu yere gidip, Besmele çeker. Allahü teala o anda Cebrail aleyhisselâma, yer yüzüne inip keseyi kuyudan alıp yerine koymasını emreder. Cebrail aleyhisselâm keseyi kuyudan alıp suları akar bir vaziyette yerine koyar.
Kadın keseyi almak için elini uzatınca, keseyi ıslak bir halde bulunca “Bu kese nasıl ıslandı?” diye hayretler içinde kalır. Hiçbir şeyden habersizce kocasına götürüp verir.
Bu durum karşısında Hayretler içinde kalan kocası da hemen tevbe edip salih bir müslüman olur.Bundan sonra her işe başlarken ve bir şey yaparken Besmele çekmeye başlar.
………………………………………………………..
Peynirli tatlıların tadını bilenler için yeri bir başkadır. Kemal Paşa, peykekler, çeşit çeşit hoşmerimler ilk anda aklıma gelenler… Ağıza alındığı anda yüzünüze bir gülümseme yayılır. Arkasından ağız şapırtıları, mmm… sesleri ve bitirilen tabaklar…:)
Benim ilk tecrübem İzmirli bir arkadaşımın gönül alma cinsinden yaptığı bir jestle olmuştur. (Koca bir tepsi dolusuyla kapıma dayanmış ama ben cehaletin gereği yarısını başka bir arkadaşa göndermiştim.) o olaydan sonra peynir ve şekeri aynı cümlede bile duysam kulak kabartır oldum.:))
Bigga peynir helvasını tv. de gelişigüzel görmüştüm. Ustanın anlatımını gözönüne alarak araştırdığımda tarifine ulaştım. Her peynirli tatlının tadı başkadır ama bununki daha da başka.
İki çeşit olarak hazırlanabiliyor bu tatlı. Tavada pişirdikten sonra bir süre fırınlayarak tüketebileceğiniz gibi fırınlamadan da yiyebilirsiniz ki, ben fırınlanmamış olanını tercih ediyorum.
İlk resim fırınlanmamış olan ve altındakiyse fınınlanmış ve biraz kızarmış hali…


Malzemeler:
- 600 gr. taze peynir en olmadı süt kesiği kullanın
- 2 yumurta sarısı
- 100 gr. irmik
- 1 – 1,5 bardak şeker isteğe göre miktarını ayarlayın ben bir koydum.
Yapılışı:
- Peynirin 500 gramı tavada eriyene kadar kavrulur.
- Yumurta sarları eklenir karışınca irmiği katılarak devamlı karıştırılarak pişirilir.
- Piştiğine kanat getirilince kalan peynir konup bir iki çevrilip ataeşten alınır.
- Şekeri de ilave edilerek şeker eriyene kadar karıştırılıp tabaklara bastırılır.
- Fınınlamak için yağlı tepsiye bastırlılarak yerleştirilir ve orta ısıda fıınlanır.
Ezogelin Çorbası
05 May 2009 at 11:56 | In Antep Corbalari | 9 CommentsEzogelin çorbası annemin yaptığı tek mercimek çorbasıydı. Aslında adının ezogelin çorbası olduğunu da sonradan öğrendim. Eminim bu çorbanın hikayesini merak eden çoktur. Bu akşam sofralarınızı ezogelin çorbasızla süsleyin eve hikayesini de anlatarak afiyetle yiyin…
Ayrica Ezo Gelin corbasinin yapila gelen baska cesitleri de var. Annemin en cok corbanin üzerine nane yerine üzerine güzelce kavrulmus sogan dökerdi. Ya da pirinc yerine bulgur veya her ikisini de kullanabilirisiniz.
Asıl adı “Zöhre” olan Ezo Gelin, 1909´da Gaziantep’in Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üzerinde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo´nun güzelliği söyleyen dillere söylence olurken, Barak ovasında bir genç adamın adı dillerde dolaşır olmuştu. Bu komşu Beledin köyünden, “Şitto” Hanefi Açıkgöz´dü. Şitto´nun bağlaması, akarsulara “Siz şırıldamayın, ben şırıldayım”; seside bülbüllere, “Siz şakımayın, ben şakıyayım” diyen cinstendi.
Çağırıldıkları bir düyünde ilk kez birbirlerini gördü Ezo ile Şitto… Şitto bu olayın akabinde, Ezo´ya dünür yolladı, ala ala “düşünelim” cevabı aldı.
Yine eşin dostun araya girmesiyle, Ezo Şitto’ya çatıldı. “Ele gelin gelir, bize kalın gelir” demişler. Bu evlenmede Şitto´ya kalın (başlık) da gelmeyecekti. Çünkü Şitto Ezo´yu almasına karşılık, Ezo’nun ağabeyi Zeynel’e halası Hazik’i verecekti. Alan razı veren razı…
Güzün ortanca ayında iki düğün birden kuruldu. Şitto´yla Ezo´nun düğünü Beledin köyünde; Zeynel’le Hazik’in düğünü Uruş’ta kuruldu. Bu demektir ki iki köyde iki mutlu yuva kuruldu.
Şitto ile Ezo, sizlere layık mutlu bir yaşamı sürdürüyordu. Ağızlarının tadı yerindeydi yani.
Gelgelelim, mutlulukları göze geldi. Daha doğrusu aralarına arabozucular girdi. Yemediler-içmediler, dedikodu yaptılar. Hatta kendileri söz uydurup getirdiler, götürdüler… Bir harman sonu evlenmişlerdi; ikinci harman sonuna dek birlikte yaşayamadılar.
Efsanesel güzel Ezo, Şitto Hanefi´den ayrıldıktan sonra altı yıl dul kaldı. Yörenin ağızbirliği etmişçesine anlattıklarına göre Ezo, bu süre boyunca daha bir serpildi, daha bir güzelleşti. Öyle ki görenin gözü kalırdı. Genç-yaşlı, zengin-fakir, nice talibi çıktı Ezo’nun.
Ezo tam altı yıl, evlenme önerilerini geri çevirdi. Sonunda, ailesinin de ısrarı üzerine, kendisine genç kızlığından beri talip olan Teyzeoğlu Memey’le evlenmeye razı lodu. Türkmen oymağından olan Memey Suriye’nin, Calabrus ilçesinin Türkiye sınırına yakın Kozbaş köyünde oturuyordu. Ezo 1936 yılının güzünde Uruş’tan Kozbaş’a gelin gitti. Bu evliliğide değişik töresine göre olmuş; onu alan Memey, bacısı Selvi’yi, Ezo’nun ağabeyi Zeynel Bozgedik’e vermişti. Ezo’nun ikinci kocasıyla geçimi yerindeydi. Ne var ki “gurbet” denilen bir ateş yüreğini yakıyordu da. Yakınları onun “Vara öleyim, tek yurdumda kalayım” dediğini anlatırlar. Ezo bir de “göreceksiniz bu gurbetlik beni öldürecek” der ve öldüğünde, hiç olmazsa Türkiye´yi görecek bir yere gömülmesini dilerdi. Dediği de oldu. Suriye´ye gidişinin yirminci yılında, 1956 güzünde Ezo yatağa düştü. Hastalığının ince hastalık (verem) olduğunu, herkes gibi kendisi de biliyordu. Ve Ezo Gelin güz yağmurlarının düştüğü bir Cuma, yatsı vakti son soluğunu soludu. Eşi ve yakınları, casiyetini dikkate alarak onu; arasıra tepesine çıkıp yaşlı gözlerle Türkiye’yi seyrettiği Bozhöyük’ün en yüksek noktasına gömdüler.
Öyküleriyle Halk Türküleri – Hamdi Tanses (Hikaye, Barak ovası köylülerinden, Cemil Cahit Güzelbey’den, Gaziantep Kültür Derneği Başkanı Hulusi Yetkin’den ve Mehmet Solmaz’ın “Ezo Gelin” adlı kitabından derlenmiştir.)
Ezo Gelin’in corbayla baglantisini henüz ben de anlamadim ama tv de filmini mutlaka izlemissinizdir, oradan baglanti kurabiliriz belki.:)

Malzemeleri:
- 1 bardak kırmızı mercimek
- Yarım bardaktan daha az pirinç
- 1 baş kuru soğan
- 1 tatlı kaşığı karışık salça
- 2-3 diş sarımsak
- Zeytinyağı veya tereyağı
- Pulbiber, karabiber ve tuz
Yapılışı:
- Yıkanan mercimek ve pirinç 5-6 bardak suyla ocağın üzerine konur.
- Gerektikçe köpükleri alnır ve salçası ilave edilip yumuşayana kadar pişirilir.
- Çorba pişmeye yakın soğan kıyılır ve zeytinyağında kısık ateşte yumuşayana kadar kavrulur.
- Kavrulan soğana nane ve pulbiber atılır ve kokusu cıkana kadar çevrilir.
- Tuzu katılıp sıcak yağ çorbanın üzerine dökülür.
- Sarımsak kıyılıp çorbaya ileve edillir ve sıcacık servis yapılır.
Cuma Yazları – Caize / Kafkas Mutfağından Gardoş Hıçın
29 Apr 2009 at 12:27 | In Cuma Yazilari, Dünya Mutfaklari | 16 CommentsCumanız mübarek olsun…
Şair Ebu Dellame ile Halife Mehdi arasında şöyle bir vakıa geçmiştir: Ebu Dellame, Abbasi hükümdarlarına bir kaside takdim eder. Halife kasideyi pek beğenir:
- Sana bu kasiden için ne caize vereyim?
- Efendimiz bendeniz bir av köpeği isterim.
- Bu kadar güzel bir kasidenin caizesi bir av köpeği olur mu?
- Efendim kulunuz böyle istiyor.
Halife Mehdi işe şaşar, ama şairi de kırmak istemez:
- Peki, istediğin gibi sana bir av köpeği versinler.
- Fakat Efendim bendeniz ava ne ile gideceğim?
- Hakkın var bir de at versinler.
- Ata nasıl bineceğim?
- Doğru, güzel bir eğer takımı da versinler.
- Efendimiz ata kim bakacak?
- Haklısın, bir de köle versinler.
- Ama Efendim ben atı nerede barındıracağım?
- Bir de ahır versinler.
- Köleyi nerede yatırayım?
- Bir ev versinler.
- Bu kadar halkı ne ile doyuracağım?
- Bin altın da haçlık versinler.
- Efendim…
Halife Mehdi şairin sözünü kesmiş:
Eğer masrafı idare etmeye bir kethüda, hesapları tutmaya bir katip istersen köpeği geri alırım ha!..
…………………………………………………………………….
Gardoş hıçın Kafkas kültürüne ait lezzetli bir hamurişi. Sanırım patatesli ekmek veya börek anlamına geliyor. İçi, sade patetes ya da peynirle patates karıştırılarak hazırlanıyor. Hamur kızardıkdan sonra ortası çapraz olarak kesilip, arasına kaymak veya tereyağ konarak yeniyor. Önceleri kızarmış hamurla kaymak nasıl olur dıye düşünüyordum ama en son yaptığımda denedim harika oluyor…


- 3-3,5 bardak un
- Yarım yaş veya ona denk kuru maya
- Su, tuz
İç malzemesi:
- 4 tane haşlanmış ve ezilmiş patates
- Tuz, karabiber, kızartmak için sıvıyağ
YAPILIŞI:
- Yapılan hamur mayalandırılır.
- Patatese baharatları katılıp karıştırılır.
- Hamurdan küçük bezeler alınıp ortasına yumurta büyüklüğünde patatesli içten konur.
- Patatesler gözükmeyecek şekilde kapatılır. Hamur tezgahın üzerinde elle bastırılarak tabak büyüklüğünde açılır.
- Hazırlanan hamurun birkaç yerine çatalla delikler açılır.( kızarırken patlamaması için)
- Kızgın yağda kızartılır.
Mercimekli (Malhıtalı) Köfte
29 Apr 2009 at 10:42 | In Antep'in Hafif Yemekleri | 16 CommentsDaha önce malhıtalı köftenin tarifini vermiştim ama resmi hoşuma gitmediğinden taslaklarıma almış, sonrada onca taslak içinde kaybolup gitmişti. Antep sofrası köftesiz olmaz. Bir hafta köftesiz geçerse insanın burunda tüter, canı çeker “Epydir köfte yoğurmadık! “diye sızlanmaya başlar.:)
Son günlerde benim yiğenler beni daha yakından takip etmeye başladı ve sanıyorum ki, köfteyi görünce akıllarına ilk gelen “Akşama köfte mi yapsak?” olacak.:))
Tarifin dikkat edeilmesi gerek tüm ayrıntılarını yazmaya çalıştım. Kimi için bunlar gereksiz olsa da ben Antep’li olmayan bir çok tanıdığımdan mercimekli köfte yaparken yaşıkları sıkınıtıları duyduğumdan yardımcı olmak istedim.
İlk yapanlar, arada bir yapıp da Antep malhıtalı köftesini merak edenler ve bizim gibi köftesiz hayat olmaz diye düşünüp ama tarifini unutanlar için…

Malzemeler:
- 1 bardak kırmızı mercimek ( malhıta)
- Bir bardaktan iki parmak eksik ince bulgur (simit)
- 1 kuru soğan
- 2-3 dal taze soğan
- 3-4 diş sarımsak
- 1,5 yemek kaşığı karışık salça ( Mutalaka karışık salça kullanın, yani hem domates hem tatlı hem acı biber salçası.)
- Bir demet maydanoz (bahteniz)
- Pulbiber, karabiber, tuz
- Bulabilirseniz kuru tarhın ( Sadece Antep’ de mercimekli köfteye kuru tarhın kullanılır.)
- Yarım bardak kadar zeytinyağı
Sadece kendi ailemde gördüğüm biberli bu karışımı da mutlaka yanında yapın ve parmaklarınızın sayısına da dikkat edin, yemek sonunda eksilen çıkmasın.:))
- 1 kaşık pul biber
- Yarım çay bardağı sıvıyağ
- Yarım limon suyu
Yapılışı:
- Mercimek yıkanır ve üzerini geçecek kadar su konarak pişmeye bırakılır. Sık sık mercimeğe bakın ve gerekirse susuz kalımışsa su ilave edin ama çok az koyun.
- Mercimek piştiğinde ocağı kapatın. Kıvamı lapa gibi olmalıdır. Kaşıkla mercimeği bastırıp suyunu almaya çalıştığınızda kaşığa bol bol su gelmemeli. Bu noktaya dikkat edin yoksa asla birbirini tutmayan vıcık vıcık bir köfteniz olur. Denemelerinizden sonra mercimeğin suyu fazlaysa paniklemeyin çaresi var. Hemen bir kepçe veya kaşık yardımıyla olması gereken kıvama gelene kadar mercimeğin suyunu tencerden alıp bir kaseye koyun. Bu işlem mercimeğin tadını azaltır ama en azından köfteyi kurtarır. Bunu yaşamamak için mercimeği çok değil az suda pişirin ve gerektikçe ilave edin. O suyu asla atmayın az tuz ilavesiyle harika bir içecek olur.
- Mercimeğin su miktarından emin olduysanız içine ince bulguru ve tuzunu atıp bulguru mercimeğe karıştırıp tencerenin ağzını kapatın.
- Bulgur şişene kadar siz yeşillikleri doğrayın ve servis tabaklarınızı elinizin altına hazır edin.
- Kuru soğanı minik minik doğrayın tavaya yağını ve soğanı koyup kısık ateşe koyun.
- Mercimeği ve bulguru tencreden bir yoğurma kabına boşaltın ve tarhını taze soğan sarımsağı katarak yoğurmaya başlayın.
- Bu arad ateşin üzerindeki yağı unutmaın ve soğanlar hafif pembeleşene kadar kavurun ve salçasını katın.
- salçayla da bir süre kavurun ve ateşten alıp köftenizin üzerine dökün.
- Maydanozları da ileve ederek malzemele bütünleşene kadar yoğurun.
- Elinizin altına biraz sıvıyağ alaın ve elinizin yapışmaması için elinizi arad bir yağa batırarak köftelerinizi sıkın.
- Mercimekli köfte çiğköfte gibi küçük sıkmala şeklinde olmaz bunu da hatırlatayım.
- Malzemelerini verdiğim karışımı da hazır edin ve köftelerinizi bu karışıma batırarak veya üzerine gezdirerek afiyetle yiyin…
Simit Poğaça
26 Apr 2009 at 12:31 | In Hamurisleri | 8 Comments
- Bir kutu sıvı krema (200 gramlık)
- Yarım bardak sıvıyağ
- Yarım bardak ılık su
- 1 yumurta
- 3 kaşık şeker
- 1 yemek kaşığı tuz
- 1 yaş maya
- Yeterince un
İç malzemesi: (Benim kullandığım iç malzemenin yerine siz elinizin altında olan herhangi bir peynir çeşidini veya karışımını kullanabilirsiniz.)
- 100 gr tuzlu lor (frischkäse)
- 100 gr. schmand
- 200 gr. kaşar rendesi
- Maydanoz ( Ev de olmdığı için ben kullanmadım ama asıl tarifinde var.)
Yapılışı:
- Maya ılık suda ezilip sıvı malzemelerle karıştırılır.
- Yumurta sarısı dışına sürülmek için ayrılıp akı hamura katılır.
- Hamur malzemesiun ilavesiyle yoğurulup mayalanmaya bırakılır.
- Mayalanan hamur yumurta büyüklüğünde bezelere ayrılır.
- İç malzeme karıştırılıp hamur bezeleri adedince yuvarlak ve sıkı toplar yapılır.
- Bezeler parmaklarla içleri oyularak çanak haline getirilip yağlı tepsiye aralıklı olarak dizilir. ( Her tepsiye altı adet sığacak kadar yapın.)
- Bütün bezeler bitince hazırlanan peynir topları hamur çanaklarının içine konarak bastırılır ve bezelerin kenarının simit şeklini alması, kenarlarda 1-2 cm. lik çember oluşması sağlanır. Pişmeden önceki görüntüleri, kenarlı yuvarlak pideleri andırıyordu. Piştikten sonra bu şekli alıyorlar.
- Hazırlanan poğaçaların kenarlarına yumurta sarısı sürülerek susam serpilir. Susamı elimle bastırarak hamura yapışmasını sağladım.
- Çay tabağı büyüklüğünde hazırlanan poğaçalar bir süre tepside bekletilerek 2. mayalanmaya bırakılır. (Bu işlem olmasa da olur.)
- Önceden ısıtılmış 200° lik fırında pişirilir.
Püf nokta: Mayalı hamurlarda fırın tam ısınmış olmassa hamur yeterince kabarmadan sertleşecektir. Bu yüzden fırını 10-15 dak. iyice ısıtın.
Cuma Yazıları – Tabip
24 Apr 2009 at 10:12 | In Ana Yemekler | 1 CommentEfendimize ümmeti olan herkesin cuması mübarek ve hayırlı olsun.
Beyazıd-i Bestami Hazretleri akıl hastahanesinin önünden geçerken, bir tabibin havanda ilaç dövdüğünü görerek:
“Çok günahkarım.” der. “Bunun için de ilaç var mı?”
Tabib daha cevap vermeden, konuşmaları dinleyen bir hasta, pencereden seslenir.
“Tövbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır. Kalb havanında tevhid tokmağı ile döv. İnsaf eleğinden geçir, göz yaşı ile yoğur. Aşk fırınında pişir ve sabah akşam bol bol ye. Göreceksin hastalığından eser kalmayacak.”
Bistami hazretlerinin gözleri dolar ve:
“Ya Rabbi!” der. “Şu dünya hastanesinde ne tabipler var.”
Pilav Üstünde Köfte ve Sebze Kavurma
18 Apr 2009 at 17:00 | In Ana Yemekler | 21 Comments 
Önce bu köfte lerden yaptım ve fırına attım. Sonra annelerimizin yaptığı gibi bir pilav pişirdim. İki domates iki sivribiberi doğrayıp biraz sıvıyağında şöyle bir çevirdimve tuz karabiber attım. Bir kase, tencere vb. bir kalıba önce köfteleri dizdim üzetine kavrulan sebzeleri yerleştirdim. Pilavı da onun üzerine koyup biraz bastırdım ve geniş bir servis tabağına ters çevirdim.
Afiyet olsun…
WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.