Çerkez Mutfağından Fıtçın veya Fıççın

Tüm takipçileri Allah’ın selamı ile selamlıyorum.

En son dizanteri salgınını da atlattıktan sonra elhamdülillah tekrar buradayım. Ben küçükken musluklarımızdan tertemiz sular akar ve o buz gibi suları büyük bir keyifle içerdik. Antep’ de hala öyle ama Konya,İstanbul gibi şehirlerde artık musluk suyu içmek hastalıklara davetiye çıkarmak anlamına geliyor. Etrafımızda içenlere özenip bir ay kadar içme suyumuzu musluktan aldık ve sonucu anne sözü dinlemeyen çocuklar gibi hastaneyi boylamak oldu.:) İnsanın içini acıtıyor ama temizliği bizden öğrenen Avrupa’da bu tür salgınlar hiç yaşanmaz iken, bizim hala bu tür yetersiz temizliğe bağlı hastalıklarla uğraşmamız ne kötü. Rabbim hepimize Müslümana yakışır derecede her işimizde titiz olmayı nasip etsin. Amiiiin…

Yöresel tatlara merakımı bilenler bilir. Antep’in o muhteşem zenginlikteki mutfağı bile bana yetmez, ben daha farklı yörelerin tatlarına ilgi duyarım. Çerkez mutfağı da hamur işleriyle ilgimi çeken mutfaklardan biri. Çerkezlerin etli börek de dedikleri fıtçın lezzetine doyum olmayan bir börek. Fıt galiba “et” demekmiş ve çın da “le,li” eki oluyormuş, yani etli anlamında. Böreğin özellikle taze tüketilmesini tavsiye ediyorum. Arasından suyu akarak taze taze yenmesi gerek. Yanında ayran ile lezzetin tadına varmak için buyurun tarifine:

Malzemeler:

  1. 2 bardak süt
  2. Yarım bardak tereyağı
  3. Un, su, maya
  4. Üzerine sürmek için bir yumurta

İç Malzemesi:

  1. Yarım kg. minik minik doğranmış kuzu eti
  2. 2 tane kuru soğan
  3. 4-5 tane yeşil biber
  4. 3 tane domates
  5. 2-3 diş sarımsak
  6. 1 kaşık karışık salça
  7. Tuz, karabiber

Yapılışı:

  1. Önce hamuru yoğurup dinlenmeye bırakın. ( Yumurtanın sarısını böreğin üzerine beyazını ise hamurun içine koyun.)
  2. İç malzemelerini ete uyacak şekilde minik minik doğrayıp baharatlarla birlikte karıştırın.
  3. Hamuru biri diğerinden biraz daha büyük olacak şekilde iki bezeye bölün ve ilk bezeyi tepsinizin dışına taşacak şekilde merdane ile açın.
  4. Yağladığınız tepsiye açtığınız hamuru kenarlardan sarkacak şekilde serin.
  5. Hazırladığınız harcı eşit bir şekilde hamurun üzerine yayın.
  6. Diğer bezeyi de tepsi büyüklüğünde açın ve dikkatlice tepsinin üzerine kapatın.
  7. Dışarı sarkan ilk yufkayı üstteki hamurun üzerine gelecek şekilde kıvırarak iki hamuru birbiriyle birleştirin.
  8. Tepsinin tam ortasına keskin bir bıçakla bir artı kesip uçlarını dışarı doğru kıvırarark hava deliği hazırlayın.
  9. Üzerine yumurta sarısı sürüp 170° de kızarana kadar pişirin.
  1. İlk sıcaklığı çıkınca soğumadan servis yapın.

Afiyet olsun…

Cuma Yazıları / Fark Etmek…

Gecikmeli de olsa tüm inanaların cuması mübarek olsun.

Öykü sever misiniz? Ben çok severim, kısacık zamanda insanı farklı iklimlere, farklı hayat ve zamanlara götürüp getirir.  Yazı yazanlar bilir ki, yazmak ilham işidir, tıpkı şiir, resim vs. gibi. Bu günkü cuma yazım, bir gece yarısı beni yataktan kaldıran bir ilhamla oluştu. İnşallah beğenirsiniz.

O akşam karıştırdığı dergilerde ortak bir nokta fark etmişti kadın. Daha önce de benzer yazılar görmüştü. Yazarlar ağız birliği yapmışcasına anne babaların farkın dalıklarını sorguluyorlardı. Onları yeniden anne baba olmaya çağırıyorlardı adeta.

İçeriden seslenen çocuğun sesiyle irkildi! Hızlı adımlarla çocuğun yanına gitti. Belli ki anlatmak istediği bir şeyler vardı. Çocuk önce okulda duyduğu bazı kelimelerin ne anlama geldiğini sordu annesine. Arkadaşlarının konuşmalarından örnekler verdi. ”Ödevimi yaptım.” demek yerine ”Ödevimi yaptım ki!” dediklerini fark ettiğini anlattı. Annesine bozuk Türkçenin ne demek olduğunu sordu. Türkçe oyuncak değildi ki bozulsun. Kimi şeyleri kimsenin fark dahi etmediğine hayıflanarak dinledi çocuğu. İçinde bir kızgınlık hissetti, çocuğun istediği cevapları vererek odadan ayrıldı…

Okuldaki veli toplantısına geç kaldığını son anda fark edip hemen hazırlanıp evden çıktı. Yol boyu etrafından gelen sesler onu bir hayli rahatsız etmişti. Sokaktaki çocukların küfürlü konuşmaları kulaklarını tırmalıyordu adeta. İçinde kaçma hissi uyanmıştı…oradan çok uzaklara kaçmak

… Yola devam ederken çocukların ailelerini düşündü. Çocuklar bu hale gelene kadar hiç fark etmemişler miydi? Fark edip tedbir almamış, engel olmaya çalışmamışlar mıydı?Bu çocuklar bizim çocuklarımız, yarınımızın anne babalarıydı. Ahiret gününü düşündü, hesap vermeyi, elimizdeki emanetleri, dünü, bu günü, kendi çocukluğunu…

Beyni allak bullak okula vardı. Toplantı başlamıştı. Özür dileyerek kendine bir yer bulup oturdu. Konu okulda düzenlenecek bir gösteride çocukların giyecekleri elbiselerdi. Daha önce neler konuşulmuş anlamaya çalıştı. Sınıf öğretmeninin yumuşak huylu oluşundan, veliler arasında gerekli otoriteyi sağlamakta güçlük çektiğini fark etti. Öğretmen o sırada elinde tuttuğu bir şortu kız çocuğu annelerine gösteriyordu. Şortun ne kadar kısa olduğunu fark etti bir an. Hemen söz alıp itiraz etti, bu şortu kısa bulduğunu ve çocuğuna giydiremeyeceğini kesin bir dille belirtti. Öğretmenin elinde tuttuğu şort, yedi yaşında da olsa imanlı yetişen bir çocuk için, geleceğinde kimlere özenmesi, kimleri taklit etmesi gerektiğini anlatan bir sembol gibiydi. Hayır bunu kabul edemezdi. Yavrusunun fıtratındaki haya duygusunu böyle yırtıp atmak vicdansızlıktı!..

Sınıfta uğultudan başka anlaşılır bir ses duyulmuyordu. Herkes bir şeyler söylüyordu ama, iş bunu direk öğretmene anlatmaya gelince susup kalıyorlardı. Kız öğrencilerin annelerine tekrar tekrar fikirlerini sordu, istemiyorlarsa bunu açıkça ifade etmelerini söyledi kadın. Kalabalıktan düşüncesine bir ses, bir destek bekledi. Tüm ısrarlarına rağmen kimse yüksek sesle belirgin bir şey söylemedi, ama kendi aralarındaki fısıltılardan ne düşündükleri anlaşılıyordu. Her şeye rağmen kararında ısrarlıydı ve bunu öğretmene kabul ettirmişti. Suskun annelere inat şort fikrinden vazgeçilmişti. İnsanların otorite karşısında, benimsedikleri fikirleri, duygularını, inançlarını savunamadıklarını fark etti. Oradaki otorite öğretmendi ve kimse ona karşı fikir beyan edemiyordu. Çok kızdı! Allah insanı en güzel yaradılışla yarattığını buyurmuyor muydu Kur’an’ı kerimde. İnsan önce kendini değerini fark etmeli, rabbinin rızası doğrultusunda fikirlerini bu değere binaen savunmalıydı. Susmak ona çok kalleşçe gelmişti. Üstelik o susanların olayın akabinde, kendisinin itiraz ettiği doğrultuda pasif direnişlerini de fark etmişti. Demiri tavındayken dövmeyenlerin, kupkuru fısıldanışıydı bu…

O akşam eşi eve yine dolu bir zihin ve bilenmiş bir öfkeyle geldi. İş yerinde personele kibirle ve zalimce davranan iş arkadaşını öfkeyle anlattı adam. Ortada kamusallaşmayı beceremeyen bir firma ve buna her türlü yeniliğe kapalı zihniyetiyle engel olan bir iş arkadaşı vardı. Çünkü kurumsallaşması bu iş arkadaşının da ipliğinin pazara çıkması demekti. İşçi potansiyelinde olan birinin yönetime soyunması dengesizliğini ortadan kaldıracaktı aynı zamanda. Eşi yemeği tabağına koyduğunda adam hala evdeki sofranın başından çok uzaklardaydı. İş yerinde hiç kimseyi bu adam hakkında toplu olarak şikayete razı edemiyordu. İnsanların seslerini yükseltmeleri gereken yerde susarken, tuttukları takımları savunmak gibi gereksiz şeyler konusunda, ne kadar çok hararetli olduklarını fark etti. Neden artık insanlar bir haksılığa son vermek, bir güzelliği övmek gibi hayra değil de, akşam dizideki olayları tartışmak gibi boş şeylere yöneliyordu? Eşinin ona seslendiğini çok sonra fark etti…

O gece kadın başkalarına kıyasla ne çok şeyi fark ettiğini fark etti. Yeni nesil anne babaların evlatlarına verecek ahlaki değerlere sahip olmadıklarını, içinde duyduğu büyük bir acıyla fark etmişti. Çocukların bu kukla ana babaları parmaklarında oynattığını, evde düzeni sağlayamayan bu ebeveynlerin ise işi eve ”Süper Dadı” çağırmaya kadar vardırdığını fark etmişti…

İslami kesimdeki samimiyetsiz dava insanlarını ve onların para çarkı üzerine kurulmuş düzenlerini fark etmişti...

Şeytanın insana sağdan yaklaşmasının, din adına yaptırdığı dinden uzak ameller olduğunu fark etmişti…

Kendi de dahil tüm insanların daima kendi nefsini temize çıkarmaya çalıştığını fark etmişti... Fark ettikçe acı çekiyordu… İnsanların fark edemeyişine, fark etmekten kaçışlarına kızdı! Kendine de kızdı! Neden her şeyi böyle fark ediyordu ki? Herkes nasıl yaşıyorsa kendisi de öyle yaşasaydı ya. Çünkü fark etmişti ki, fark etmek, fark ettikçe acı çekmek demekti!..

Püsküllü Pilav

Allah’ın selamı tüm dostların üzerine olsun. Bloğumu haddinden fazla ihmal ediyorum. Aslında ben Türkiye’ye geleli bir çok şeyi ihmal etmeye başladım. Bundan önceki yazıda hepimizin hastalandığından bahsetmiştim. Meğerse o hastalık benim geçireceğim daha ciddi sağlık problemlerinin başlangıcıymış. Ama çok şükür atlattım ve eski sağlığıma kavuştum.

Bu gün yöresel bir tarif paylaşmak istiyorum. Taze fasulye ve bulgurla hazırlanan bu pilavın adı püsküllü pilav. Taze fasulyenin yanına pilav pişirme zahmetinden kurtaran bir yemek. Pilav piştikten sonra üzerine tereyağıyla sarımsak kavrulup dökülüyor ve lezzetine lezzet katıyor.

Malzemeler:

  • Yarım kg. Teze fasulye ( Bu mevsim buzlukları boşaltma zamanı, donmuş olarak da kullanabilirsiniz.)
  • 2 bardak pilavlık bulgur
  • Bir tane kuru soğan
  • 2 tane domates
  • 1 tatlı kaşığı domates salçası (ben karışık salça kullandım)
  • 2,5 bardak su
  • Tereyağı, zeytinyağı ve sıvı yağ karışımı
  • 2 diş sarımsak
  • Karabiber, tuz

Yapılışı:

  • Düdüklü tencerede sıvı yağlar ile yemeklik doğranmış soğanları kavurun.
  • Bulguru soğanların üzerine atıp 1-2 dak. kavurun.
  • Doğranmış domatesleri de ilave ederek kavurmaya devam edin.
  • Üzerine fasulye, baharatlar ve 2,5 bardak suyu koyarak düdüklü tencerenizin ayarına göre buharı çıkıp kilitlenince ocağın altını kısın. Kısık ateş de 6 dakika bekletip ocaktan alın.
  • 20 dak. tencerenin ağzını açmadan bekletin.
  • Bu arada tereyağında kavurup ocaktan aldıktan sonra kıyılmış sarımsakları yağa ilave edin.
  • Bekleme süresi dolan tencerenizin kapağını açıp sarımsaklı tereyağını pilava ilave edip karıştırın.
  • Yanında ayran ve turşuyla hatta mevsimi gelmişken otlarla servis yapın.

Antep Mutfağından Ciğer Kavurması

Allah’ın selamı hepinizin üzerine olsun. Maaile hastalıklı bir haftayı sağlığımıza dönerek atlattık çok şükür. Kış giderken bir çoğumuza “nanik” yaparak gidiyor.:) Hastalıklar da olsa baharın kokusu bile insanı neşelendirmeye yetiyor. Ben bu bahar daha bir farklı hissediyorum. Daha bir mutluyum. Nedenini anlamak zor değil, yıllardan sonra vatanımda soluduğum ilk bahar havası. Meğer Türkiye de bahar ne kadar farklıymış. Ne kadar güzelmiş. Etrafta yeşerdiğini gördüğüm her bitki beni çocukluğuma götürüyor, yeni yeni, yeniden uyanmayı fark ettiriyor. Yolda yürürken, bir bakışta nice kareleri hatırlayıp, yaşayıp öyle yürüyorum. Hep baharın coşkusundan bahsedilir ya, ben galiba ilk kez bu coşkuyu farkına vararak yaşıyorum.

Olumsuzluklara moralimi bozmadan, eskiyle yeniyi kıyaslamadan… Olumsuzluk, malum buralarda gözüme batanlar, beni deli edenler, cinnet geçirenlere hak vermelerim olarak değişik kategorilere ayrılıyor.:) Maalesef vatan insanının, en ahlaklı toplumlardan biriyken nasıl bir değişim geçirerek bu hale geldiklerini düşünüp duruyorum. Burada aklıma sevgili Ayber ablamın, ilimden bir damla olarak algıladığım sohbetleri geliyor. Her şey bir sebep dahilinde ve “O”’nun izniyle yaratılıyor. Mazlumun ders alması, şükretmesi, düşünmesi gibi bilmediğimiz bir çok sebepten, zalim tarafından zulüm görmesi… Bir tarafın -rabbimin o kişinin kalbini bizden daha işi bilmesinden dolayı- hak ettiği cehennem gayyalarına sürüklenirken, diğerinin yine hakkettiğinden dolayı cennet bahçelerine yükseltmesi. Sırrını anlamaya aklımızın yetmeyeceği sebepler, sebepler, sebepler… Ve o sebepleri gerçek maktul sanan bizler…

Bu arada bazı insanların Almanya’dan kesin dönüşümle ilgili pişmanlık duyduğum gibi alakasız zanlara kapıldıkları kulağıma geliyor. Ben buna şöyle cevap vereyim: Bana Almaya’da çook lüks, havuzlu vs. bir ev verseler, üzerine hesabıma milyarlar yatırsalar, üzerine de on bin eu. maaş bağlasalar dahi ben oralara dönmek istemem! Burada duyduğum her ezanı öyle içime çekerek dinliyorum ki, bunu dünyalara değişmem.

Yemek, tabi ya yemek, benim tarif yayınlamam gerekiyordu.:) Bizim ev de ciğer kavurması yapılınca en çok ağabeyim sevinirdi, zira tüm erkekler gibi et yemeklerine çok düşkündü. Hem Doğal olarak Antep’te her erkek gibi yemeği sadece yemekle kalmaz, yapımını da yakından takip ederdi. Anneme ısrarla ciğeri et makinesinde çektirip o şekilde kavurmasını söylerdi. Bu şekli Antep kebapçılarında nohut dürümüyle yarışan, Antep’linin olmazsa olmazı ciğer dürümüdür. Yani abartmıyorum ama Antep de erkekler için ciğer dürümü, sadece bir öğünden, hazır yemekten, kısacası bir dürümden çok başka şey demektir. Annem de mutlaka kendi bildiği usul olan bıçakla kıydığı haliyle pişirirdi. Hatta ağabeyimin bir gün ciğeri kıyma yaptırıp da pişirdiğini ya da pişirttiğini hatırlıyorum. Ağabeyim hala yemeklerin yapımıyla yakından ilgilidir ve yeni tatlar keşfetme arayışında yoluna devam ediyor.

Ciğer kavurmasının aslında mutlaka kuyruk yağı kullanılır. Doğal bir yağ olduğundan dozunu kaçırmadıkça hem faydalı, hem sağlıklı. Hem de bazı yemek ve kebaplarda kullanmak şarttır. Ancak bulamaz iseniz sıvı yağ kullanın. Ben ciğerleri normalde doğranması gerekenden biraz daha iri doğradım, eşim dişine geleni sever. Aslı ya makinede çekilir ya da minik minik kıyılır.

Malzemeler:

  • 300 gr. akciğer
  • 200 gr. karaciğer
  • 100gr. ince çekilmiş kuyruk yağı ( Bulamaysanız sıvı yağ kullanın.)
  • 3-4 tane kuru soğan
  • 1 tatlı kaşığı karışık salça
  • 1 tatlı kaşığı pul biber
  • Karabiber, tuz
  • Yanında mutlaka soğan, maydanoz ve limonla hazırlanmış piyaz ve mutlaka ayran

Yapılışı:

  • Ciğerleri ayrı olarak küçük küçük doğrayın.
  • Kuyruk yağını tencereye koyup eritin ve önce akciğeri tencereye ilave edip kavurmaya başlayın.
  • Akciğeri bir süre kavurduktan sonra karaciğeri ekleyip kavurmaya devam edin.
  • Diğer tarafta soğanları iri iri piyazlık gibi kıyın.
  • Rengi iyice dönen ve yarı pişen ciğerlerin üzerine soğanları atın ve karıştırın.
  • Salça, biberler ve tuzunu katarak soğan yumuşayana kadar kavurun.
  • Servisini ev de hazırlayacağınız lavaş arasında piyaz ve ayranla yapın.

Afiyet olsun…

Cuma Yazıları – Dertsiz İlaç

Hepimizin cuması mübarek olsun.

Harunürreşid Hintli, Bizanslı, Iraklı, Zenci dört tabibi bir araya getirdi. Tabiplere “Her biriniz,içinde bir hastalık bulunmayan bir ilaç ismini söylesin” dedi.

Hintli olan,

“Bana göre herhangi bir hastalık içermeyen ilaç kara helile meyvesidir.”

Bizanslı tabip,”Bana göre beyaz turp tohumudur.”

Iraklı tabip,

“Bana göre sıcak sudur” dedi.

Zenci tabip ise,

“Helile meyvesi mideyi burar. Beyaz turp tohumu mideyi inceltir. Sıcak suda mideye rehavet verir, bu da bir  hastalıktır”Tabipler kendisine,

“Peki sence hangi ilaç herhangi bir hastalık içermez?” dediler. O da şu cevabı verdi;

“Bu ilaç canınız çekmedikçe yemeğe oturmamak ve daha iştahın varken sofradan kalkmaktır.” Bu sözler üzerine diğer doktorlar hep birlikte,”Doğru söyledin!” dediler.

Cuma Yazıları/ İşaret…

Cumayı bayram bilen ümmetin cuması mübarek olsun.

Az önce Altınoluk dergisini okuyordum…Dergideki yazılardan biri beni çok etkiledi ve hemen aklıma cuma yazılarında paylaşmak geldi.  Yazının konusu, Ayşe Tuba Bakiler hanıma  e posta ile gelen bir dirilişin öyküsü. Dergiden Aynen alıntı yapıyorum:

Bir Avustralyalı üniversite talebesi İslam’a giriş hikayesini, kendi ağzından anlatıyor. Ateist olan genç önce Hristiyanlık sonra Yahudilik derken Hinduizm, Budizm vs. ve nihayet “terörist” olarak nitelendirdiği Müslümanların dinini araştırmaya koyuluyor. İlk karşılaşma ve diyalog Müslümanlara olan ön yargısını kırmaya yardımcı olur. Sorduğu sorulara hep kesin delillerle Kur’an’dan cevap bulur. Etkilenir. Kur’an’ı Kerim meali okumaya karar verir. Bir akşam odasına çekilip pencereyi açar, sessiz bir ortamda mum yakar ve sessiz bir ortamda ruhani bir şeyler beklemeye başlar. Adeta Allah-ü Teala ile pazarlığa girer(!): “Bak Allah’ım! Senden bir işaret bekliyorum, ben buradayım, sen de var olduğunu belli et. Küçük bir işaret, odama bir kuş düşsün, duvar çatlasın, mum yeniden alevlensin vs.” gibi saçma bir beklenti içine girer. Devamında: “Çok büyük büyük bir hayal kırıklığına uğradım. En ufak bir işaret yok, beklediğimi bulamadım. Kesinlikle yok. Bu son şansımdı ve onu da (İslam’ı) bulamadım dedim. Sonra tekrar bıraktığım yerden meal okumaya döndüm. Arka sayfanın ilk ayeti şuydu: “İçinizden işaret arayanlar için size yeteri kadar göstermedik mi? Etrafınıza bakın, yıldızlara, güneşe, suya bakın, bunlar ilim sahipleri için işaretlerdir.” Sübhanallaaah! Çok korkmuştum. Bütün bu işaretler etrafımdayken, ne kadar kibirli olduğuma inandım ve ertesi gün Müslüman oldum.”

Biz yıllarca arayıp, çırpınmadan bulduk. Bu yüzden mi inancımız her şeyden, gezmeden, tv.den işimizden, evimizden daha ucuz! Rabbim, bizi ıslah et, ıslah et, ıslah et…Amiiiin.

Olduğu Gibi Anlatılamayan Osmanlı ve Avokadolu Kaygana

Allah’ın selamı, rahmeti hepimizin üzerine olsun. Bir süredir TRT ekranlarında reklamı gösterilen “Bir Zamanlar Osmanlı” filmini bir çoğumuz gibi merakla bekleyenlerdendim. Malum atamız Kanuni’ye yakıştırılan yakışıksızlıklardan son derecede rahatsız olanlardanım. Belki bir ümit TRT gibi bir kanal, daha çok gerçeklere yakın bir anlatım içinde olur diye düşünmüştüm. Nede olsa “Kuruluş” gibi tarihi bir filme imza atmış bir kanal. Akşam yemeğinde de eşimden filmin Zaman gazetesinde çıkan reklamını duyunca, açıkçası daha da bir heyecanlandım. Hatta hiç adetim olmadığı üzere, kendi tarihine hayranlık ve merak duyan oğlumu ve kızımı da yanıma alıp, çocukların uyku saatine inat ekran başına geçtim. Öyle ya atalarımızın havasından bir soluk da olsa soluyacağız. Filmin tarihteki siyasi gerçekleri ne kadar yansıttığını uzman olmadığımdan pek bilemem ama bu tür filmlerde hep yapılan bazı hatalar gözlerimi yine ısırdı! Anlamadım, anlamıyorum ve anlamamakta da ısrarlıyım, neden Osmanlı hiç bir filmde gerçekten olduğu gibi yansıtılamıyor? En başta filmdeki kadınların tesettürsüz, saçlarını sallaya sallaya sokaklarda gezmeleri müthiş derecede canımı sıktı. Çocuklarım bile kendi bildikleri Osmanlı kadını ile ekrandakileri bağdaştıramayarak rahatsızlıklarını dile getirdiler. Kim bu Devlet-i Aliye-yi Osmaniye’nin topraklarında lüle saçlarıyla gezen Müslüman hatunlar? Allah aşkı için bu tarihi nereden okudunuz? Bu iftira Haçlı kaynaklarında bile olmaz. Yani neden? Neden tesettür konusu bu kadar rahatsızlık veriyor da, sizi tarihi, hele de kendi muhteşem tarihinizi çarpıtma gafletine düşürüyor? Şimdi ne olursak olalım, ama atalarımız, kökümüz Osmanlı tam bir İslam hükümdarlığı idi. Topraklarında İslam kokardı, hayatın her safhasında İslamın varlığı ilk göze çarpan gerçekti. Yani İslam hayatın içinde, hayat zaten İslamın ta kendisiydi. Bu tür eksiklerle dolu filmlerde, karelerin, giyimlerin, tavırların, konuşmaların ve düşüncelerin çok yapay ve sahte olduğu fark ediliyor. O zamanlardaki insanların vakarını, imanını, ve ahlakını yansıtmadığı da apaçık.

Diğer saçma tarafıysa, konuşulan dil… İnanılır gibi değil ama meğer Osmanlı günümüz Türkçe’siyle konuşuyormuş! Tabi Osmanlıca bir konuşmadan bahsetmiyorum ama, kullanılan kelimelerin basitliği o kadar kulak tırmalıyor ki, üsluplarındaki hafiflik, filmi gerçeklerden uzaklaştırmaya yetiyor. Yıllar öncesi TRT’ nin baş yapıtlarından olan” Kuruluş” filmini hepiniz hatırlarsınız, film tekniklerinin ilerlemesi, ayrılan bütçeler, imkanlar vs. yıllar öncesi yapılanının tadında bir film yapmaya maalesef yeterli olmuyor demek ki. Demek ki, bu işler gönül işi. Yapmış olmak için olmuyor!

Bunlar benim gözüme çarpanlar ve dile getirdiklerim. Bakalım bundan sonrası bize “Muhteşem Yüzyıl”(!) rezaletini aratır mı dersiniz?

Ekleme: Bu ay  PCnet dergisi “Piri Reis’in seyir defteri” Lavantin Antep yemeklerinden övgüyle bahsetmiş. İlgilerinden dolayı teşekkür ederim.

Tabi sayfamızın asıl hedefi yemek… Bir zamanlar ben Avrupa’dayken… Diye başlamayacağım ama Almanya da bir vakitler delirmişcesine avokado yiyordum. Kalori değerini filan düşünmeden günlük bir iki tane avokadoyu haftalarca yedim yedim… Ev de azalınca krize girecek gibi oluyordum.:) salatalın içinde pek denemedim, çünkü avokadonun sadece tuz ve limonla olan hali bence çook lezzetli oluyor. Şimdi uzun zamandır yemiyorum ve tadını alırsam tekrar başlarım diye korkuyorum. İşte o zamanlar denedim ve hoşuma giden basit bir tarif vereceği, avokadolu kaygana. Kahvaltı ve ara öğünlerde hoş oluyor.

Malzemeleri:

  • 1 yumurta
  • 1 bardak süt
  • Alabildiği kadar un( Kıvamı akışkan bir kek hamuru gibi)
  • Yarım paket kabartma tozu
  • 1ay kaşığından az tuz
  • Tavayı yağlamak için 1 yemek kaşığı sıvı yağ

Arasına Koymak İçin:

  • 2-3 avokado
  • 2-3 yemek kaşığı krem peynir veya bir miktar ezilmiş beyaz peynir.
  • Bir tutam maydanoz

Yapılışı:

  • kaygana malzemelerini karıştırıp pürüzsüz olana kadar çırpın.
  • Tavaya 1 kaşık sıvı yağ koyarak ısıtın ve hamurunuzdan bir kepçe tavaya koyup tavanın tüm tabanını kaplayacak şekilde yayın.
  • Yardımcı bir aletle kaygananın kızaran tarafını ters çevirerek diğer tarafı da kızartın. Bu işlemi hamur bitene kadar uygulayın.
  • Peynir ve kıyılmış maydanozu karıştırın, avokadoyu büyükçe dilimleyin.
  • Ilınan kayganalara kerem peyniri sürün ve avokado dilimlerini peynirin üzerine yerleştirip sarma yapar gibi sarın.
  • İşlem bitince istediğiniz kalınlıkta dilimleyerek servis yapın.

Afiyet olsun…

… Hastanesinde Bir Gün…

Hepimizin cuması gecikmeli de olsa mübarek olsun. Niyetim akşamdan cuma yazısını hazırlamaktı ama imkan bulamadım. Bu gün hep paylaşageldiğim cuma yazılarından farklı bir yazı paylaşmak istedim. Türkiye’de düzeltilmeye çalışılan sağlık sistemiyle alakalı yaşadığım ve ilgili tüm kurumlara sözlü ve yazılı olarak ilettiğim şikayetimi, sizlerde duyun istedim. İstedim ki, bu olay esnasında hastanede olan tüm diğer hastalar kafasını sallamaktan ziyade harekete geçsinler. İstedim ki, görevi hizmet etmek olan bir takım insanların, kendini biz halkın hakkını çiğneyecek bir konumda görmesine engel olalım. Lütfen susmayalım! Hak aramayana kendiliğinden verilmiyor. Allah’ın sistemi değil bu çünkü kul sistemi. Rabbim istisnasız her yarattığının zerre hakkını haşa çiğnemeden verir, ama biz beşer hakkı almak için de vermek içinde ittirme olmadan harekete geçmiyoruz.

Sağlıkla ilgili tüm şikayetleriniz için Alo sabim 184 veya www.saglik.gov.tr adresindenWeb uygulamaları bölümüne girin ve oradanHasta Hakları” – bağlantısını tıklayın, açılan penceredenŞikayet” bağlantısını tıklayarak sizden istenen bilgiler sonrasında şikayetinizi lütfen ilgili yerlere iletin.

Aşağıdaki  yazı Yukarıda verdiğim web adresine yaptığım yazılı şikayet mektubudur. Alo 184 de ise sözlü olarak şikayet ettim. Eminim ki içinizde çook daha kötü olaylarla karşılaşanlarınız vardır. Gerektiğinde harekete geçmeniz adına ben bir adım atmak istedim. Sayfamda hastane ismi vermiyorum ve doktorun da sadece ön adını kullandım. Çünkü  sorun sadece  şahıslar değil, şahısların şahsiyetsizlilerini  seyreden bizleriz.

6 mart 2012 öğleden sonra 13.30 da ayağımdaki ağrıdan dolayı, ilgili hastanenin ortopedi bölümüne başvurdum. Sıra numarasını alıp beklemeye başladım. Muayene odasının kapısında asılı olan elektronik ekran bozuktu ve sıramızı takip edemiyorduk. Kapının önünde ayakta bekleyenler kapı açılınca direk içeriye giriyorlardı ve kimin sırası , kimin sırası değil bir kargaşa söz konusu idi. Durumu içerideki doktor ve hemşireye bildirdiğimde aldığım cevap sadece içeride hasta varken yaptığımın ayıp olduğunun söylenmesi oldu. Oysa içeride doktorun tanıdığı bir bey vardı İçeride bayan bir hasta olduğu halde, hasta mahremiyeti gözetilmeden içeriye alınmış ve sohbet ediyorlardı. Dışarıda beklemeye devam ettim ve içeriden hemşirenin, sadece kapı önünde ayakta bekleyenlerin duyabileceği bir ses tonuyla hastaları çağırdığını işittim. Hemşire hanım tenezzül edip sesini duyurmak için dışarı çıkmak bir kenara, ayağa bile kalkmıyordu. Bizler orada sıra beklerken biraz önce doktorun tanıdığı beyle gelen torpilli hasta hanım, hepimizden önce muayeneye alındı ve biz sadece beklemekle yetindik…

Bu sürecin sonunda muayene sırası bana geldi ve daha önce şikayet etmiş, mimlenmiş bir hasta olarak odaya girdim. Doktor görevine yakışmayacak lakayt bir şekilde şikayetimi sordu ve beni röntgene gönderdi. Doktor hemşiresiyle olan cıvık tavırları ağzında çiğnediği şakır şakır çikletle doktordan beklenmeyecek bir seviyesizlik içinde ve hastaya saygı denen şeyden bihaberdi. Röntgen sonrası doktorun değerlendirmesini beklerken doktor ve hemşire hanım “Doktorun işi var, biraz bekleyin.” diyerek polikliniği terk ettiler. 15-20 dak. sonra başka bir hemşire doktorun çarpıntısı olduğunu söyleyerek bizi vardiya doktoruna yönlendirdi. Bu doktorda kendi hastaları olduğu için bize bakamayacağını söyledi ve biz 2 saatlik beklemenin sonunda ortada öylece kaldık.

Akabinde daha fazla dayanamayıp hasta haklarına gittim. Beni oradan başhekim yardımcısına gönderdiler. Yönlendirildiğim başhekim yardımcısı yerinde olmadığından, nöbetçi başhekim yardımcısına, oradan da yine başladığım noktaya hasta hakları bölümüne yönlendirildim. Hastane de geçirdiğim zaman, ev de bekleyen çocuğum, okuldan almam gereken diğer çocuğum ve evimin hastaneye olan uzaklığı ile ben saatlerce hastane içinde boşa zaman geçirdim. Nihayet hasta haklarındaki görevli beni dinledi, ilgili bölümü arayarak benim sonuç almak istediğimi ve mağduriyetimi bildirdi. (O gün o hastaneden şikayetimle ilgili sonuç almadan oradan ayrılmayacağımı ve sinirden beynimin nasıl kaynadığını görevli de fark etti.) Ben tekrar ilk gittiğim Ahmet beyin (!) muayenehanesine geldim, doktorum sapasağlam yerinde oturuyordu. Ekranda şöyle bir röntgenime baktı ve iki ilaç yazıp beni gönderdi. Ayağımın ağrısından dolayı gittiğim doktordan bırakın muayeneyi, çorabımı bile çıkarmadan – o esnada saat dörde geliyordu – evime doğru yola çıktım.

Ahmet bey (!) doktorluk mesleğinin inceliklerinden bihaber, saygısız, hemşiresiyle arasındaki rahatsız edici samimiyetiyle, yirmi yıl önceki sağlık sistemimize ait zavallı bir doktor olarak zihnimde yer etti. Bu bey hakkında mutlaka işlem yapılmasını istiyorum ki, Türkiye de hala, bizim paramızla görevlerini devam ettiren, bu tür devlet personelini artık görmek istemiyoruz. 

 

İlgilerinize sunar teşekkür ederim.

Beslenme Adına Birkaç Kelam ve Konya’dan Kikirdekli Kesme Çorbası

Tüm takipçilerimi Allah’ın selamı ile selamlıyorum. Yine uzuun bir aradan sonra rabbim nasip etti ve sizlere seslenme fırsatı buldum. Bu gün paylaşacağım tarif ve yazım geçen aylarda  Konya’nın yerel dergisi Umay için hazırladığım bir yazı. Zira bir süredir sağolsunlar  Umay’da benim için de bir köşe ayırdılar. Tarifim Konya’nın geleneksel ama çok tanınmayan lezzetlerinden, kikirdekli kesme çorbası. Tabi tarifle beraber ne yazacağımı düşünürken, doğal olarak kendi konum olan beslenme ile alakalı bir kaç söz etmekte fayda var diye düşündüm.

Hepimiz sağlıklı yaşamayı ister, bir çoğumuz da bu konuda elinden gelen gayreti sarf eder. Sağlıklı yaşam, çerçevesi oldukça geniş olan bir konu. Çünkü yaşam deyince zihin ve bedenimizi alakadar eden her şey bu anlamda değerlendirilir. Bu bağlamda düğününce, elbette beslenme sağlıklı yaşamın tartışılmaz gereklerinden. Peki sağlıklı yaşamak için beslenirken nelere dikkat ediyoruz? Hayvansal gıdaları sofrasına koymayandan tutun, sağlıklı beslenmek adına bir öğünde 5-10 çeşit ayrı besini alan insanlara bile rastlarız. Ancak, bir çok alanda olduğu gibi bu işin sınırını pek azımız merak eder. Sağlıklı yaşamak acaba çok çeşitli beslenmek mi, yoksa belirli yasaklara bağlı bir diyet uygulamak mı? Ben,  bu konuyu çok iyi bilen bir beslenme uzmanı değilim, ama Allah’ın kuluna çizdiği çizginin en doğru istikamet olduğunun farkında olan biriyim. Bu sebepten mutfak konusunda kafamı genellikle çevre kaynaklı duyumlara kapatır ve Kur’an, sünnet ve ecdadın izinde gitmeyi tercih ederim. Bir makinenin kullanma kılavuzuna uymak, o makineden en iyi verimi almak demektir. İnsanın kullanma kılavuzu da malum olduğu üzere Kur’an-ı kerim ve onun açıklayıcısı olan sünnetlerdir. Tabi ecdat da bu minvalde gittiğinden, bizim onların izinde giderek beslenmemiz, sağlıklı yaşam adına atılacak yerinde adımlar olur.

Yıllarca sızma zeytinyağından, tereyağından, kuyruk ve iç yağlarından bilinçli olarak uzaklaştırılan bizler, yıllar sonra bunun sonucunu çürük bünyeler olarak aldık. Ne olduğunu bilmediğimiz bir yığın suni gıdayı dolaplarımıza doldurup, doğal olanlardan kaçtık. Hiç aklımız gelmedi “ Allah’ın yaratıp da helal kıldığı yiyeceği, biz neden yemeyelim?” Bunu sormadık ama, gereksiz bir sürü bilgi bombardımanıyla beynimizi doldurduk…

Zararlı olan, Kur’an-ı kerimde bile adına yemin edilen zeytin miydi, yoksa onu yükselen hayat standartlarıyla gereğinden fazla tüketmek mi? Bal mı diyabet yapard,ı yoksa fıtratın dışında beslenmek mi? Et ve hayvansal yağlar mı güya kolesterole(!) bağlı kalp krizini tetiklerdi? Yoksa midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de hava almaya ayırın buyuran bir peygamberin (SAV) ümmeti olarak, nefes alamayacak kadar çok yiyen bizler mi, aşırı yük binen organlarımızın iflasına sebep oluyoruz?  Sağlıklı insan, rabbinin helal kıldığı her besini ölçüyle tüketendir. Kulağına gelen her bilgiyi İslam potasında eriten ve iman kalıbına oturtandır. Önümüzde bunca kandil varken kör ışıkların peşine düşmek bize yakışmaz.

Kikirdekli kesme çorbasını Nevin Halıcı hanımın “Konya Yemek Kültürü ve Konya Yemekleri” adlı kitabında görmüştüm. Özellikle çorbanın kikirdek dedikleri kızarmış hamurlarla süslenmesi dikkatimi çekmişti. Ve bu kikirdekleri sade yağ da ( sade yağ tereyağının ayranı anılanarak elde edilen saf bir yağdır.) kızartılması oldukça ilginç geldi. Çünkü biz genç kuşaklar hayvansal yağ da bir şeyler kızartmayı düşünemeyiz. Ama tabi dengeli tükettikten sonra her helalde bilinen bilinmeyen sayısız şifalar gizlidir.

 

MALZEMELER

Hamuru için:

  • 2 bardak un
  • 2 yumurta
  • Ortalama iki yumurta dolusunca su
  • 2 çay kaşığı tuz

Çorba için:

  • 5 su bardağı su
  • 1 su bardağı süzme yoğurt ( Tatlı olmasına dikkat edin.)
  • 4-5 diş sarımsak
  • Çorbanın üzerine gezdirmek için 2-3 kaşık sade yağ ( Sade yağ bulamayanlar tereyağı da kullanabilir.)
  • Yeterince tuz

YAPILIŞI:

  • Önce hamur malzemeleriyle mantı hamuru gibi sert bir hamur yoğurun ve 10 dak. dinlenmeye bırakın.
  • Hamuru iki parçaya bölün ve bir parçasını bıçak sırtı kalınlığında açın.
  • Açtığınız hamurdan 1-2 cm. büyüklüğünde parçalar kesin ve hafif unlayarak bir bez üzerinde kurumaya bırakın.
  • Diğer hamuru da parmaktan daha ince şeritler halinde yuvarlayarak yine birer cm. lik parçalara kesin.
  • En son kestiğiniz 1 cm lik hamur parçalarını kızdırdığınız sade yağ veya tereyağında kızartıp bir kenara alın.
  • 5 bardak suyu kaynatarak ilk kesilen ve kurumaya bırakılan hamurları bu su içinde yumuşayana kadar pişirin.
  • Hamur pişerken diğer tarafta, süzme yoğurdu kaynayan çorbanın suyundan yavaş yavaş alıp incelterek çırpın ve kıyılmış sarımsakları ekleyin.
  • Tencerede kaynayan hamurlar yumuşayınca ocaktan alıp ilk sıcaklığının çıkmasını bekleyin.
  • Sarımsaklı yoğurt ile pişen hamurları karıştırarak yavaş yavaş birleştirin, tuzunu ilave edin..
  • Sade yağı kızdırıp servis tabaklarına aldığınız çorbalara paylaştırın ve üzerilerini kızarttığınız kikirdeklerle süsleyin.

Cuma Yazıları / Ben Seni ALLAH İçin Seviyorum..!

Bütün ümmetin cuması mübarek olsun. Rabbim bu cuma hürmetine tüm sıkıntılı ümmetin sıkıntılarını hayra çevirsin. Bu hadis-i şerifi öğrenelim çok olmadı. Okuduğumda  çok hoşuma gitmişti, zira ben de hep bu yolda harek eden biriyim. Bu düşüncemin kendimce mantıklı açıklamlarını yaparken, bunu efendimizin tavsiyesi olarak okuyunca hem uygular hem tavsiye eder oldum.

Bir gün Peygamber Efendimizin huzuruna gelen bir kimse,

oradan kalkıp gitmekte olan bir başka müslümanın arkasından :

“Ya Rasulullah, ben bu giden adamı seviyorum”
…demişti….

Peygamberimiz (S.A.V) ona

“Öyle ise ona kendisini sevdiğini bildir”
buyurdu…

Bunun üzerine o zat o kimsenin arkasından gitti, ona yetişti ve :

“Ben seni ALLAH için seviyorum”
dedi…

Bunun üzerine o Müslüman:

“Öyle ise beni uğrunda sevdigin Allah da seni sevsin”…
diye dua etti….

Ebu Davud

 

Annemin Balık Terbiyesiyle Palamut Kızartması

Herkesi Allah’ın selamıyla selamlıyorum. Havalar soğumadı, soğumadı derken bir çok yerde sıcaklılar mevsim normallerine döndü. Buralarda da lapa lapa yağan karları görünce ve de o rahmete duyulan ihtiyacı göz önüne alınca içimize hoş bir ferahlık verdi. Elbette bu hava şartlarından olumsuz etkilenecek insanlara rabbim acil yardımını ulaştırsın demeden de geçemiyorum.

Bu gün kış sofralarının vazgeçilmezi balık tarifi vereceğim inşallah. Bu tarif rahmetli annemin istisnasız her balık yaptığımızda uyguladığı, adeta onunla özdeşleşmiş bir terbiye çeşidi. Ona göre, ki ben de aynı görüşteyim, balığın ağır kokusunu ve tadını hafifletirdi. Bu terbiyeyi her balık için uygulayabilirsiniz, yanlış somonda hiç denemedim.  Ben tarifimde palamut kullandım. Annem daha çok istavrit kullanırdı. Zaten eskilerde Antep’de istavrit ve hamsiden başka balık çeşidi de pek bulunmazdı. Neyse şimdi sağlıklı sağlıksız bir çok gıda seçeneğiyle karşı karşıya olan bizler bulduğumuzla yetinmenin adını unuttuk ve bulduklarımızın arasından seçim yapma lüksüyle(!) mücadele ediyoruz. Tabi bu seçeneklerin doğru kullanılmadığında çoğu zaman sağlığımızı ne denli olumsuz etkilediği gerçeğini bilmeden. Dün gece okuduğum bir hadisi şerifi de burada paylaşmak istiyorum:

 

Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Göbek bağlamak, çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır”..

 

Malzemeler:

  • 1 kg. istedğiniz bir balık türü
  • 1 tane limon
  • 4-5 diş sarımsak
  • 1 yemek kaşığı ( dolu olmasın) karışık salça
  • Tuz, karabiber
  • Kızartmak için zeytinyağı ve un
  • Yanına olmaz ise olmazı bol soğanlı yeşil salata

Mümkünse bir gün önceden terbiyeyi hazırlayıp balığı bu terbiyede bekletin.

Yapılışı:

  • Limonun kabuklarını soyun ve yemeklik soğandan daha irice doğrayıp karıştırma kabınıza koyun.
  • Sarımsakları da halka halka doğrayıp diğer malzemelerle kabınıza ilave edip bir iki kaşık su ekleyerek karıştırın.
  • Ayıklanıp yıkanmış balıkları terbiye kabına koyun ve balığın her tarafının hazırladığınız terbiyeye bulanmasını sağlayın. İçi dışı terbiyeye bulansın.
  • En azı bir kaç saat bu terbiye içinde buzdolabında bekletin.
  • Zeytin yağını kızdırın ve balıkları üzerine yapışan  terbiye malzemesini temizlemden una bulayın ve arkalı önlü kızartın.
  • Servisi bildiğiniz gibi, afiyet olsun…

 

Malatya Mutfağından Yumurtalı Yumru Köfte

Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi tüm inanların üzerine olsun. Yine aradan planlanandan çok daha uzun bir süre geçti ve ben tekrar sizlere iki kelam etme fırsatını kendime verdim.  Kendime verdim diyorum zira ortada beni engelleyecek çok şükür hiç bir durum yok. Sanırım benim koltuk tek karpuzluk, bir kaç karpuz koymaya çalışınca bir şeyler aksıyor. İşin şakası bir tarafa inşallah geçici bir durum diyerek üzerinde durmuyorum.

Memlekete dönüşümle ilgili açtığım veya bana özel kalan yorumlarınız ve e postalarınız oluyor ve herkes uyum konusunu soruyor. Onlara tek tek cevap vermeye çalışsam da buradan da halet-i ruhiyemi merak edenler için bir iki satır yazayım. Elhamdülillah bazı olumsuz düşünenlerin aksine Türkiye de yaşamaktan çok mutluyuz. Topraklarından sökülen bir bitki başka topraklarda da kök salıp yaşayabiliyor olması kimseyi düşündürmez, ama sanki doğuştan Avrupa’lı doğmuşuz da oralar her açıdan istisnasız refah beldeleri gibi algılanıp,  kimse gurbettekilerin halini sormaz. Yani biz de kendi topraklarımıza döndük, bunda neden uyum sorunu yaşayalım? Çok daha rahat, çok daha huzurlu bir ortam. Evet memleketimin insan kaynaklı bazı sıkıntılı durumları olabiliyor – aldatmayı zanaat edinmiş pazar ve sair esnaf gibi- ancak biraz daha tanıdıkça size mal satanların değil de siz kendi akıl ve iradenizle karar vermeyi öğreniyorsunuz. Tabi dürüst esnafı tenzih ederim.

Ben yurt dışına ilk gittiğimde aylarca hatta yıllarca uyum sorunu yaşadım ve kendi kapalı kapılarımın ardı hariç hiç rahat olamadım. Benim gibi bir çok arkadaşım da aynı sıkıntılı ve uzun süreci geçirdi. Çoğumuz uzun depresyonlar, takıntılar vs. gibi  psikolojik sıkıntılar yaşadık. Destek alma imkanı bulanlar terapi gördü. Yani asıl uyum sorunu gurbetçilere sorulmalı. Sonuç olarak ortada siz ne yaparsanız yapın, kendiniz olduğunuz sürece sizi kabul edip onaylamayacak, fakat bu hissiyatını eline geçen en ufak fırsatta bile sinsice dışarı vuran bir toplum var. Ya onlar gibi sınırsız olup özünüzden kopacaksınız, ya da siz  “yabancı” olarak kara kafalı kakalaklar (böcek) olarak ne kadar başarılı olsanız da size bir kulp takıp bir yafta yapıştırıp önünüze olmadık engeller çıkaracaklar. Ağırbaşlı çocukların sorunlu sayıldığı bir toplumdan bahsediyoruz. Yani ben kendime döndüm ve her gün bu kararım için şükrediyorum. Rabbim imkanı olup da cesareti olmayan herkesin yolunu hayra açsın.

Yöresel yemekler her daim iştahımı açıp daha çok ilgimi çeken yemekler. Özellikle bulgurlu köfteler Antep mutfağındaki çeşitliliği kadar Malatya gibi şehirlerin mutfaklarında da büyük yer almakta, hatta Malatya mutfağında 130 çeşit köfte olduğunu da yine arkadaşım Cahide’denin yazısında okudum. Bu gün Malatya’nın yumurtalı yumru köftesinin tarifini paylaşacağım. Tarifin malzemelerini arkadaşımdan aynen yazıyorum.

Malzemeler: ( Köfte İçin)

  • 2 su bardağı köftelik bulgur(ince)
  • 1.5 su bardağı su (ıslatmak için)
  • 5 yemek kaşığı un
  • 1 bardaktan bir parmak eksik su (yoğururken kullanılacak)
  • 1.5 tatlı kaşığı tuz

Kavurma Malzemeleri:

  • 4 yumurta
  • 4-5 diş sarımsak
  • Tereyağı ve zeytinyağı
  • Karabiber

Yapılışı:

  • Bulguru ılık suyla ıslatıp şişene kadar bekletin.
  • Kabaran bulgurun üzerine un, tuz ve su yardımıyla macun gibi yoğurun ki, bu zaten zor olmayacaktır.
  • Köftenizden fındık iriliğinde parçalar koparın ve Cahide’nin de yazdığı gibi orta parmağınız ve avucunuz arasında sıkıştırarak kuru bakla çekirdeği şekline benzeyen bir şek,il verin.
  • Tüm köftelerin şekil verme işlemi bitince kaynattığınız tuzlu suda köfteler yumuşayana kadar pişirin.
  • Köfteleri süzeğe alın ve tereyağını ve zeytinyağını kızdırıp yumurtaları kavurun.
  • Yumurtalar kendini toparlamaya başlayınca kıyılmış sarımsakları ilave edip ardından köfteleri katın ve birkaç dak. Köftelerle birlikte kavurun.
  • Sıcak servis yapın ve üzerine karabiber ve pul biber serpin.

 

Ayrıca benim tavsiyem yoğurtla servis edilmesidir.

 

 

Cuma Yazıları / İmam-i Azam Hazretlerini Zekası

Tüm Muhammet Ümmetinin değerli cuması mübarek olsun. Bendeki bu hal her neyse cuma yazılarını bile ihmal etmeye başladım. Oysa okuyup ta cuma yazıları için ayırdığım o kadar da bekleyen yazı var. Rabbim cuma hürmetine tüm gönüllerin hayırlı dileklerini versin, içinde de bizlerin…

Bir kimse, altınlarını bir yere gömmüş fakat sonradan bu altınları nereye gömdüğünü unutmuş. Ne kadar düşünüp taşındıysa bir türlü aklına gelmemiş. İmâm-ı Âzam Hazretlerine gelip meseleyi anlatmış. İmâm-ı Âzam Hazretleri “Bu, fıkhî bir mesele değil ki sana bir hal çaresi söyleyeyim. Ancak sen git, gece sabaha kadar namaz kıl ki, nereye gömdüğünü hatırlarsın.” Demiş.

Bunun üzerine adam gidip namaz kılmaya başlamış. Gecenin dörtte birinden az bir zaman namaz kıldığı esnada altılarını nereye gömdüğü hatırına gelmiş.

İmâm-ı Âzam Hazretlerinin yanına gelip vaziyeti anlatmış. İmâm-ı Âzam Hazretleri “Şeytanın, senin gece sabaha kadar namaz kılmana razı olmayıp unuttuğunu hatırlatacağını biliyordum. Yazık sana!… Keşke sen de Allâhü Teâlâ’ya şükür için sabaha kadar namaz kılmaya devam etseydin.” Demiş.

 

Açma…

Allah’ın selamı üzerinize olsun. Sizlerle buluşmakta arayı açsam bile takip edip yorum ve E- postalarıyla beni yalnız bırakmayan tüm dostlara teşekkür ediyorum. Artık kendimi Türkiye’li hissedip buralara alışmama rağmen hala mutfağımla aramızda garip bir soğukluk var. Yeni tarifler denemiyor zor yemeklere pek girişmiyorum. Nedenini hala çözemedim ama sanırım psikolojik ve bedensel yorgunluktan diye tahmin ediyorum. Eski mutfağım yeni mutfağıma göre çok büyük ve daha rahat bir ortam, ama eski şirin mutfağımdaki standartları henüz oturtamadım. Mesela biraz değişik bir şeyler yapmak istesem malzemenin henüz mutfağımda yer almadığını fark edip vazgeçiyorum. Alışverişte evin eksikleri hala tamamen bitmediğinden diğer ihtiyaçların yanında benim malzeme listesi bir kenara atılıveriyor. Almanya’dayken bir malzemeyi almak için ihtiyacımı beklemez ev de bulunsun diye alırdım. Ama şimdi hala o düzeni tam olarak oturtamadım. Ümitliyim zamanla olacak inşallah.:)

Büyüdüğü ortamda benim gibi açma dan bihaber olanlar nette açma resimlerini gördükçe ekrana yapışıp kalıyor olmalı, en azından ben öyleyim. Birkaç denemeden sonra kendime göre, resimlerindeki gibi lezzetli bir tarif edindim. Denemeyenler için tam zamanı, sıcak çay ve birkaç dilim peynirle nefis bir öğün.

Malzemeler:

  • 2 bardak ılık süt
  • Yarım çay bardağı sıvı yağ
  • 1 tane yumurta (sarısını yüzüne süreceksiniz)
  • 2 yemek kaşığı toz şeker
  • 1 yaş maya veya bir paket kuru maya
  • 150 gr. Kadar yumuşak tereyağı
  • 1 çay kaşığı tuz
  • Aldığı kadar un

Yapılışı:

  • Tereyağı ve yumurta sarısı hariç diğer malzemeleri güzelce karıştırın ve yavaş yavaş ununu ekleyerek orta yumuşaklıkta bir hamur yoğurun.
  • Hamuru sekiz bezeye bölün ve her bezeyi pasta tabağı büyüklüğünde açın.
  • Tereyağını dört eşit parçaya ayırarak her parçayı bir bezenin üzerine orantılı bir şekilde yayın.
  • Yağlanan dört açmanın üzerine yağlanmayan diğer dört açmayı kapatın.
  • Elde ettiğiniz dört adet açmayı teker teker sarma sarar gibi sarın.
  • Eğer ortam sıcaksa sarmaların üçünü buzdolabına kaldırarak kalan sarmayı elinizle sıkarak ve kıvırarak uzatın.
  • İncelen sarmayı altı parçaya kesin ve parçaların ikisini birbirinin etrafında döndürerek bükün ve uçlarını birleştirip açmanın son şeklini verin. (Sarmaları uzatırken uzunluğunu daha sonraki işlemi düşünerek ayarlayın.)
  • Diğer sarmalara da aynı işlemi uygulayanı ve üzerilerine yumurta sarısı sürüp tepsi mayası için 10-15 dak. Bekletin. Bu esnada fırını 200° ye ayarlayın.
  • Biraz kabaran açmaları sıcak fırına koyun ve nar gibi kızarana kadar pişirin.

NOT: Açmalar ve genel olarak mayalı hamurlar, fırının derecesine, mayanın tazeliğine veya çok bekleyerek mayanın ölmesine bağlı sebeplerden sert ve kuru olabilir. Bu sebepler dışında yumuşacık ve nefis olacaklar inşallah.

 

Kremalı Mantar Çorbası ve İlk İzlenimler…

Tüm dost ve takipçilerimi Allah’ın selamı ile selamlıyorum.Malum olduğu üzere hayatımızda evliliğimiz ve çocuklarımızın doğumu hariç en büyük ve önemli kararı verip vatana dönüş yaptık. Bir çok takipçim ve dostlarım halimi merak içindeler. Kimi Face den, kimi e postayla, kimiyse sayfama yorum bırakarak ben den haber almaya çalışıyorlar sağolsunlar. Ben ise işlerimin bitmiş olmasına rağmen bir türlü sayfama daha doğrusu sanal aleme dönüş yapamadım. Hep olduğu gibi eşimin itelemesiyle bismillah dedim…

Bu ateş içime ne zaman düştü hatırlamıyorum. Sanırım ilk yılların şaşkınlığını atlatır atlatmaz, Türkiye dendiğinde içim bir garip sızlar oldu. Özlemek…anneni, babanı, çocuğunu değil vatanını özlemek… Özlemenin tam manası bizce vatanı özlemek olmuş. Gerisi teferruattan ibaret. Bunlar ruhumdan ilmik ilmik geçirdiklerimdi. Bu güne kadar birikenler canımı acıtanlar. Bundan sonrasıysa çiçeği burnunda bir hayatın içinden süzülenler…

Yıllardır hayaliyle yaşadığım Türkiye! İsterdim ki, o hayalin gerçekleşmesini içime sindire sindire yaşaşayım. Özlemini duyduğum herşeyi yeniden kazanmanın zevkini alarak bu süreci geçireyim… Ama bu süreç o kadar yoğun, yorucu geçti ki, ben kendime geldiğimde burada olmaya alışmıştım.:(  Evet, ben 15 yıl uzak kaldığım hayatıma, çocuklarım okullarına alıştı bile. Tek zorlanan eşim ve inşallah o da atlatacak. Gözüme ilk batan hemen her sürücünün potansiyel tarfik canavarı olduğuydu. Kesinlikle kurallara uyulmuyor ve insanlar çılgın gibi araç kullanıyor.:(  Esnafın bir çoğunun aldatmaya meyilli halleri ve ayakta adam uyutmaları da ilk can sıkıcı tecrübelerimden oldu.:( Öyle ki, en büyük beden almak istediğimiz bir giyisinin en küçük bedenini gösterip ”Abla bu olur!” diye sinirlerimi zıplatmasına epey şahit oldum. O anı kurtarma çabasındalar ve ”Aldatan bizden değildir!” hadis-i şerifini galiba hiç duymamamışlar. Neyse bunlar ne kadar can sıkıcı kareler olsa da halimden memnun ve şükür içindeyim. Üstelik ben bu kadar sorunun içinden tek başıma geçtim. Eşim 1,5 ay sonra bize katıldığından her ayrıntıyla bizzat ilgilenmek zorunda kaldım. Elbet yolu açan rabbim rehberleri de gönderir. Cesareti olmayana bu sözlerim inşallah cesaret verecek nitelikte olur.

Bu gün yıllardır çok severek yaptığım kremalı mantar çorbasının tarifini sizlerle paylaşağım. Çorba denince aklıma ilk gelen mercimek ve kremalı mantar çorbası olur. Deneyice siz de bana hak vereceksiniz.

 

Malzemeler:

  • 300 – 400 gr. mantar ( Ben hep kültür mantarı kullanırım ama siz hoşunuza giden bir mantar türü kullanabilirsiniz.)
  • 5-6 bardak su (Mümkünse 1 bardağını kadar et veya tavuk suyu olarak kullanın.)
  • 2 bardak süt
  • 1 silme çay bardağı un
  • 2 kaşık terayağı
  • 2 kaşık sıvıyağ
  • Yarım limon suyu
  • Tuz ve karabiber

Yapılışı:

  • Mantarların saplarını keserek yıkayıp kurulatın.
  • Dörde böldüğünüz mantarların üzerine limon suyu sıkarak karıştırın.
  • Yağı kızdırıp mantarları  kavurun.
  • Kavrulan mantarın üzerine su ve et suyu konarak on dakika kaynamaya bırakın.
  • Un ve süt iyice çırparak kaynamakta olan çorbaya karıştırarak ialve edin.
  • Çorba kıvam alana kadar bir süre daha karıştırılıp ocaktan alınır.
  • Tuz ve karabiberle tatlandırılıp servis yapılır.

 

Artik Türkiye’deyim…

Tüm dostalarimi selamlarin en güzeli olan Allah’in selamiyla selamliyorum…

Yillardir kurulan hayaller, gayretler, emekler, palanlar, düsünceler, düsünceler, düsünceler… Acabalar icin sarfedilen bir sürü zaman…Pisman olursunuz diyenlere, geri dönersiniz diyenelere, hatta ” Siz gidemezssiniz!” diyenelere inat vatanimin topraklarindan sizlere ilk yazimi yaziyorum. Bu günüme binlerce sükrediyorum. Artik ben de ait oldugum, dogdugum topraklardayim. Siz, yani Tükiye den gurbete cikmayanlar, sizler bu duygulari zannediyorum ki, anlayamazssiniz ama gurbetci dostlarim beni cok iyi anlar. Rabbim dönmeyi isteyen, kalbi vatan icin carpan herkesi vatanina hayirla kavustursun.

Simdilik tarif ekleyemiyorum, zira henüz yeni hayatimla ve mutfagimla bizbize zaman geciriyoruz. Ancak Allah nasip ederse en kisa zamanda yeni tariflerle burada olacagim.

Ziyaret eden tüm dost ve takipcilerimi sevgiyle selamliyorum…

Cuma Yazıları / Aşk ve Hasret

  Ekleme: Okullarin da kapanmasiyla blogcularin tatili basladi…insallah bir kac ay sonra tekrar burada olacagim. Soru ve görüslerinizi yine yazabilirsiniz, cünkü uzaklarda degilim…                                                                                                                                                                                                      Tüm dost ve takipçilerimi Allah’ın selamıyla selamlıyorum. Cumamız hayırlı ve bereketli olsun.  Bu güncuma yazıları için kendi kalemimden çıkan bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Malum, gurbeti vatan değil ama mekan edinenelerdeniz. Ve bu bizim hayatımızın her deminde, her nefesimizde içimizde yanıp duran daimi bir ateş gibi. Bu ateş zaman zaman aşağıdaki yazıda olduğu gibi bir nefeste dilimizden dökülüverir…

Güneşi, yeşili, sevdiğim her şeyi benim olduğu için sevmişim meğerse. Bencilce sahiplenerek sevmişim taşı, toprağı. Çocukluğumu bırakıp gelmişim sanki oralarda. Ruhumu, kalbimi, rüyalarımı…Ben beni bırakıp gelmişim buralara. Ben bende olmadan yaşadım bunca zaman! Kışı geçirip yazı iple çektim hep. Sıcak dışımı yakarken, gözlerimi kapatıp serin hatıralara daldığım için daha çok sevdim temmuzu. Elime aldığım salatılığın kokusunda, sineğin sesinde, yüzüme çarptığım buz gibi suda bile uzaklara gidip geldiğim için. Geçmişten her lahzayı  gönlümün en dip köşesine yazdığım için…

Bana sorsan, her harfinin içini doldurarak “Gurbeti ben yaşadım!” derim, hasreti de… En tanıdık kelime hasret, rumuzum hasret, göbek adım da…içim ve dışımda…”Nasıl özledim!” diye söze başlayınca, içimde hep bu hasreti nasıl anlatabileceğimi düşündüm. Kelimleri kelimelerin üzerine kattım, süsledim, kestim, biçtim… ama hep anlatamadığımdan emin olarak sözü bitirdim.

Aşk, uzaktayken şekillendi adı aşk oldu. Hasreti zaten beraberinde getirdi. Gurbet, onu yaşayınca tam anlamını buldu, okuduğum şiirlerdeki gurbet gibi değildi üstelik. O şiirler içimde bir yerleri acıtırdı, ama gurbet içimde acıyacak her noktaya adini yazdi!

Kıtır Çörek

Günlerden pazar, miladi 12 haziran, hicri 10 recep… Tüm takipçi ve dostlarımı Allah’ın selamıyla selamlıyor, Allah’ın ayı olan bu mübarek ayı hakkıyla ihya etmelerini diliyorum. İçinde bulunduğumuz recep ayının faziletleri saymakla bitmez bir hazine. Lütfen araştırıp bu hazineden pay almaya çalışın.

Günün anlam ve önemine on günlük bir gecikmeyle de olsa vurgu yaptıktan sonra yazımızın normal seyrine geçebiliriz. Ha bu gün Türkiye için yine çok önemli günlerden biri, bu gün seçim var. Hayatım boyunca hiç oy kullanmamış biri olarak acaba oy kullansam kime verirdim diye düşündüğüm oluyor ve oy kullanmanın ne büyük bir sorumluluk olduğunu hatırlayıp içten içe her şeyi hayırla yaratanın takdirine şükrediyorum. Siyasi fikrim Allah’ın yoluna yaklaştıracak, adaletli, dürüst, atalarının izinden taviz vermeyecek insanların başa gelmesidir. Hangisi bizim için hayırlı ise rabbim o insanların yolunu açık ve istikametlerini dosdoğru kendine yöneltsin.

Şu sıralarda önüme gelen yemek bloglarını didik didik gezip yeni tarifler not alıyorum. Tarifim o gezilerimden birinde rastladığım kıtır çörekler. Ev de en çabuk tükenen . Bizim eve de hiç Bir şey çabuk tükenmez yiyeceklerden biri oldu. Kurabiye gibi görünse de kurabiye gibi bir dokusu yok. İçi yumuşak dışı daha kıtır lezzetli mi lezzetli çörekler.

Malzemeler:

  • 2 tane yumurta ( 1 tanesinin sarısını üzerine sürmek için ayırın.)
  • yarım çay bardağı yoğurt
  • yarım çay bardağı sıvı yağ
  • 125 gr. oda ısısında tereyağı
  • 125 gr. beyaz peynir
  • 1 paket kabartma tozu
  • 1 yay kaşığı kadar tuz
  • Yumuşak bir hamur olana kadar un

Üzerine sürmek için:

  • 1 yumurta sarısı
  • 1 kaşık süt
  • 1 kaşık sıvı yağ

Yapılışı:

  • Fırını 180° de ısıtın.
  • Peyniri iyice ezin ve diğer malzemeleri karıştırıp yumuşak bir hamur yoğurun.
  • Hamuru merdane yardımıyla yarım cm. kalınlığında açın.
  • Bıçak veya rulet yardımıyla üçer parmaklık kareler kesin.
  • Karelerin bir köşesine su sürüp çaprazındaki köşeyi üzerine kapatıp ucuna bastırın.
  • Hazırladığınız üçgenleri yağlı kağıt serilmiş tepsiye dizin ve üzerine sürülecek karışımı hazırlayıp üçgenlerin üzerine sürün.
  • Sıcak fırına verdiğiniz çörekleri güzelce kızarana kadar pişirin ve yanında dost sohbeti ve güzel bir çay eşliğinde afiyetle yiyin.

Közlenmiş Patlıcan ve Domates Kavurması

Tüm inananları, dost ve takipçilerimi selamların en yücesiyle selamlıyorum. İstemeden verdiğim plansız bir aradan sonra tekrar buradayım…

Bu gün mevsimin bilmem kaçıncı çileğini toplamaya gittik… Önümüzde ortalama bir ay gibi bir zaman var ve ne kadar çok çilek toplarsak bu yılki çilek iştahımızı gelecek yıla kadar bastırmış olacağız.:) O yüzden zaten tarlayı, ekini yani yeşili seven biri olarak çilek tarlasına gidip de dalından kopardığım çilekleri yemek benim için tarifsiz bir güzellik. Sanırım Almanya ‘da özlemini duyacağım tek şey yemyeşil çilek tarlalarında istediğin kadar yemek ve topladığın kadarını ödemek olacak.

Tabi yazın habercileri etrafa yayılan mis gibi mangal kokuları da bu mevsimin güzelliklerinden ancak burada mangalın üzerinde olması muhtemel etin ne eti olduğunu düşününce burnuma gelen koku bile beni rahatsız ediyor. Elbette mangalda sadece et olmaz ya patlıcan, biber, domates vs… Konuyu nihayet yemeğe bağladım, yoksa söz börtü, böcek, çiçek, ot diye uzar gider…

Antep de alinazik sadece yoğurtlu olmaz bir de domatesli alinazik vardır. Benimki de domatesli alinaziğin etsiz  uygulaması gibi birşey. Yani uyduruk söğürme…

Malzemeler:

  • 4 tane közlemelik patlıcan
  • 2 tane domates
  • 2 tane sivri biber
  • 1 baş ince kıyılmış kuru soğan
  • Yağ
  • Tuz, pul biber ve karabiber
  • Yanında bir sürahi soğuk ayran

Yapılışı:

  • Patlıcan, domates ve biberleri közleyin.
  • Közlenen malzemenin kabuklarını soyup doğrayın.
  • Soğanı yağda yumuşayana kadar kavurun ve pul biberini atıp közlenmiş sebzeyi ilave edin.
  • Malzeme bütünleyene kadar 5-6 dakika kavurup tuz ve karabiberini atıp servis yapın.

Yemeği yerken çatal kullanmadan ekmek yardımıyla yiyin ve yanında mutlaka ayran için. Deneyin, pişman olmazsınız.:)

Boşnak Mantısı

Tüm takipçi ve dostlarımı selamların en güzeli olan Allah’ın selamıyla selamlıyorum. Eşim askerdeyken yalnızlıktan olsa gerek doğru düzgün yemek pişirmedim. Hatta 5 hafta boyunca hiç sebze yemeği yapmamışım! Benim gibi yeşillik diye taze fasulyeye salatalık muamelesi yapan biri için bu epey bir hasretlik anlamına gelir.:) Kendimi en son hamileyken şehir dışına çıktığımızda etraftaki ot yaprak hatta ağaçlara  art niyetli gözlerle baktığımdan beri hiç böyle görmemiştim. Sahi o zamanlar ağaçlar bana öyle çekici geliyordu ki, eşim koyuna dönüşeceğim konusunda derin endişeler duyuyordu.:)) Bu hasretle Türk bakkalına gittim bir sürü sebze aldım…artık evdekiler “Yetreeeeer!” diyene kadar sebze yedireceğim….onlar için hain planlarım var.:)))

Üsteki yazı hasbi haldi ama tarifim birkaç ay önce denedim Boşnak mantısı. Boşnak mantısı her gördüğümde ağzımın suları akarak bakıyor ama fazla yağ konduğundan denemeye cesaret edemiyordum. Bir kereden bir şey olmaz diye denedim ve Boşnakların hamur işlerinde ne kadar mahir olduklarındı bir kez daha anladım.

Malzemeler:

  • 3 bardak un
  • Tuz, su
  • Aralarına sürmek için yarım paket tereyağı (125 gr. Kadar)

İç malzemesi:

  • 300 gr. Kıyma
  • 1 tane ince kıyılmış kuru soğan
  • Tuz, karabiber

Yapılışı:

  • Kıymayı ocağa koyup rengi dönünce soğanı katıp soğan katıp bir süre daha kavurduktan sonra baharatlarını koyup ocaktan alın. Soğumaya bırakın…
  • Un, su ve tuzla hamuru yoğurup 20 dakika dinlendirin.
  • Hamurdan 6-7 beze yapıp bezeleri tabak büyüklüğünde açın, üzerine yumuşak tereyağı sürün.
  • Diğer bezeleri de aynı işlemeden geçirip yağlanmış hamurları üst üste dizin.
  • Elde ettiğiniz tek parça yağlı hamuru yağlı bir masa vs. üzerinde fazla inceltmeden elinizle çekerek açın. Dikkat edin hamur mantı hamuru kadar incelmeyecek.
  • Açtığınız hamuru üç parmak eninde ve boyunda kare olarak kesin.
  • Parçaların üzerine tamamen soğuyan kıymalı harçtan paylaştırıp tıpkı bir bohça katlar gibi katlayıp katlı olan taraf tepsiye gelecek şekilde fırın tepsinize dizin.
  • Kalan yağı üzerilerine sürün ve önceden ısıtılmış 180° de kızarana kadar pişirin.
  • İster üzerine yoğurt dökerek ister sade olarak servis yapın.Afiyet olsun…